31 Mayıs 2013 Cuma

AĞACIN CANI


Siyasetten anlamam ama bildiğim bir şey var:

“Hükümetler geçicidir, ağaçlar kalıcı.”

Kalbim ağrıyarak uyandım bu sabah, Gezi Parkındaki fotoğraflara, paylaşılan videolara bakıp huzurlu olabilmek, öğretiyi uygulayabilmek hiç kolay değil. Bugüne kadar akışta kalmayı, olana itiraz etmemeyi yazdım hep.

Günlük hayat içinde zihnin tuzaklarından kurtulmanın bildiğim en etkili yolu, illüzyonu kırmak çünkü. Şimdi olanlara karşı, kalbimden kopan sonsuz isyanı bastıramıyorum. O gaz bombaları yüreğime düşüp, ruhumu talan etti. Ağaçların kesilecek olması, canımı çok acıtmakla kalmayıp, kendimi sakinleştirmekte bildiğim tüm yolları geçersiz kılıyor.

Oturduğum sitenin içindeki parklardan birinde, her mutsuz olduğumda gidip sarıldığım bir ağaç var. Adı “püskül”, ben koydum ismini. Düzenli olarak gidip, gövdesini kucaklar sonra tüm yeşil örtüye şükranlarımı sunarım. İçim kutsanma hisleriyle dolar. Ağaç konuşur benimle:

“Dostuz biz, kardeş biliriz sizi, koşulsuz severiz.”

Toprağında biraz zaman geçirdikten sonra, dingin olurum, merkezlenirim yeniden. Anlarım ki, yeşil örtüden daha iyi bir dostumuz yok.

Bugün Gezi Parkına gidemeyeceğim ama başka bir şey yapacağım. O en sevdiğim ağacı kucaklayıp, gövdesine kutsal saydığım bir şeyler bırakacağım ve tüm ağaçlar için dua edeceğim. İnsanlara emsalsiz bir dostluk gösterirken, insanlar tarafından katledildikleri için.

 

 
ÖZ
 

KENDİNİ YALNIZ SANMA

HER ŞEYİN CANI VARDIR

TEK NEFES ALAN SEN MİSİN?

TÜM KÂİNAT CANLIDIR

 

BİR RÜYADASIN, GÖZÜN AÇIK OLSA DA

KALBİN DE GÖRÜR,  RUHUN DUYARSA

TÜM GİZ SAKLIDIR ANDA

 

DÜŞÜNCENİ KENDİN SAYMA

HATIRLA VE UNUTMA

SURETİN ASLINA BENZER DÜNYADA

 

BİR DERVİŞ OL, SEMAYA DUR DERGÂHTA

DÖNEN SADECE BEDENİN SANMA.

USTA DA SENSİN ÇIRAK DA

GÜCÜNÜ TESLİM ETME BAŞKASINA

 

RÜZGÂRINA KAPILAN YAPRAK OL

BIRAK SAVRUL YOLLARDA

YOLLAR BİTMEZ SANMA

ÖZÜNDEKİ İNCİYİ BULANA.

NAZLI AKIN

 

 

 
 
 

29 Mayıs 2013 Çarşamba

COŞKU VE DELİLİK ÜZERİNE


“Deliliğin olmadığı yerde gül bitmez.”

Bir anda kalbime doğan bu cümleyle, kendi deliliğime doğru yolculuğa çıkıyorum. Benim deliliğe bakış açım, deliliğin normallik olduğu yönünde.

Normal nedir? Sıradan, olağan, alışılmış, bilindik, tanıdık gibi kavramları çağrıştırıyor bana.

Delilik nedir? Neşe, eğlence, mizah, yaratıcılık, çocuksuluk, yenilik, olağanüstülük gibi kavramlar geliyor aklıma.

Kendine yetmeyen delidir. Günlük tekrarlara hapsolmayan delidir. Çocuk kalabilen, çocuk gibi bakabilen yetişkinler delidir.

Büyümenin verimsiz toprağında meyve vermiyor sıradan bakış açıları. Yaşlandıkça bereketlenmiyorsa tarlanız, çürüyüp gider hasadınız.

Her günü çocuk sevinci ile yaşamak, gittiğin yere hediye gibi neşeni götürebilmek, belirsizliğe güvenip akışta kalmak delilikse eğer, gelin hep beraber delirelim.

Zihin hapishanesinin kilitleri kalbinizdeki coşku ile açılır. Coşmayan bir ruh eksiktir, karanlıktır, umutsuzdur.

Basit ve küçük mutluluklar yaratalım, peşine düşelim rengârenk gökkuşağının.

Bir gülü koklayalım, bir ağaca dokunalım, bir günü her saniyesi ile aşkla yaşayalım.

Bugün farklı bir şey yapalım, hep beraber delirelim mesela…

NAZLI AKIN ( Bu yazı hiç tanışmadan sevdiğim yazı dostum Pelinsu'ya yazılmıştır)

 

27 Mayıs 2013 Pazartesi

"BEN ONU TUZ KADAR SEVDİM" İSİMLİ KİTAP HAKKINDA


Her boşanma bir ruh yarasıdır. Yaralar iyileşir ama şifa bulmak için birinci koşul iyileşmeyi istemektir.

Sevgili Banu Conker “Ben onu tuz kadar sevdim” isimli kitabında kendi iyileşme sürecini kalemine özel bir tarzla anlatıyor. Sıcak ve samimi bir anlatımla, sansürlemeden yazmış, boşanmanın insan üzerindeki olgunlaştıran etkilerini.

Kitapta en çok Banu’nun öyle içten dertleşir gibi anlatımı hoşuma gitti. Yürek işidir insanın duygularını masaya yatırması. İlk evliliği boşanma ile sonuçlanmış bir kadın olarak hemen duygudaş oldum Banu ile.

“Kadın, kendine yöneltilmiş mikrofonların önünde durdu, derin bir nefes aldı ve:

Hayat başarısı olan kadın, dünyada oynadığı her rolde sadece iki ayağını sağlam kullanabilen ve yere iyi basabilen kadındır, dedi.

Ağzı açık kalmış insanların arasından hafifçe gülümseyerek geçip gitti.” (sayfa, 70)

Bazen yer oynar ayaklarımızın altında, göçük altında kalacakmışız gibi bir his çöreklenir yüreğimize. Güçlü olan her kadın bilir ki, aslında göçük altında kalan kalbimizdir, onu oraya koyan da çıkartacak olan da o kalbin sahibidir.

Banu kalbini çıkarmış o göçükten ve yazarak şifa bulmuş ruhu. Kitap olmuş elimize kadar gelmiş onun hikâyesi. Yazarın adı Banu ama ben de Banu oldum yıllar önce. Bu yüzden bir kadının düştüğü yerden kendini kaldırmasının onu nasıl güçlendirdiğini bilirim.

Bu kitabı gücünü kalbinden alan bütün kadınlara öneriyorum.
NAZLI AKIN

 

 

25 Mayıs 2013 Cumartesi

KILÇIK


Yağmur yağıyor, ağlıyorum. Islanmak istiyorum, yağmurun suyu kalbimdeki ateşi söndürebilir. Yeşil yağmurluğu giyiyorum. Dışarı çıkıyorum.
Bana hediye ettiği bu yağmurluk keşke duygularımdan da korusa beni.

O zamanlar sevgili değildik. 
Yıllar sonra bir oyunun galasında karşılaştık. Onu görür görmez kalbime saklamak istedim. Alıp ruhuma işlemek istedim. 

Yanıma yaklaştı...

“Tanışıyor muyuz” diye düşündüm.

“Evet, ama sen hatırlamadın.”

Okyanus gibi kokuyordu. Elimizdeki davetiyeler nedeni ile ayakta bekliyorduk, başka bir şey konuşamadık, ışıklar azaldı, ben boş bulduğum bir yere geçtim o da yanımdaki koltuğa oturdu...
Heyecanlıydım, nereden tanışıyoruz diye düşünüyordum. Bir ara kulağıma eğildi:

“Hala tarçın kokuyorsun.”

Aramızda yüzünü ateşe dönmüş bir enerji dolaştı. Kulağıma fısıldayan nefesi ruhuma doldu. Oyun bittiğinde ikimiz de koltuktan kalkamadık. Salon boşaldı.
“Beni hatırladın mı?”

"Daha önce nerede tanışmıştık?”

Gülümsüyor, aslında gözleri tanıdık... 

“Çocukluk anılarınla aran nasıl? Sen daha çocuktun, ben saçlarını okşuyordum o zamanlar.”

Zaman duruyor ve ben yıllar öncesine gidiyorum.


İKİNCİ BÖLÜM


"Aşağıdayım!”

Üç katlı bir evin giriş kapısında, yabancı gibi hissetmenin eşiğindeyim. Annemin eski arkadaşının yeni evine yemek getirdim. Kolileri taşıyan adamlar suratıma bakıyor utanıyorum, merdivenleri hızlıca iniyorum.

Feyza Teyze elimdeki tencereleri alıyor hemen:

“Çok ağırmış, yoruldu mu kolların?”

“Yok, yorulmadım. Ne güzelmiş yeni eviniz.”

Gülümsüyor:

“İstediğin zaman gel, sen bahçe seversin.”

Gözlerim Kuzey'i arıyor, evin tek oğlunu…

Feyza teyze annemin yolladığı tarhana çorbasını kokluyor, diğer tencereyi açınca gözleri parlıyor:

“Lahana sarmış anacığın. Ellerine sağlık.”

Ağzına bir tane dolma atıyor sonra ikinciyi ardından üçüncüyü. Beraber kıkırdıyoruz, bir tane de bana uzatıyor, ısırıyorum. Kuzey'in sesini duyuyorum, merdivenlerden indiğini anladığım an, hızlıca dolmadan kurtulmak istiyorum, hepsini çiğnemeden yutuyorum.

“Hoş geldin Selin, nasılsın?” 

Elleri ile saçlarımı okşuyor; bir çocuğun kafasını sever gibi.

Sadece gülümseyerek başımı sallıyorum, dolma mideme oturdu, konuşacak durumda değilim. Gözlerimi kaçırıyorum hep, Feyza teyze bir şey anlasın istemiyorum.

“Oğlum Sevgi teyzen lahana sarmış, açsan otur hadi.”

“Tokum ben anne, çıkmam gerek…”

“Nereye oğlum, odanı yerleştirecektik.”

“İşim var sonra.”

Kuzey, Feyza Teyze'nin tek çocuğu…

Ben Selin, annemin biricik kızı…

Feyza teyze ve annem aynı mahallenin çocuklarıymış, evcilik oynadıkları günlere kadar uzanır dostlukları. Feyza teyze hamile kalıp öyle evlenmiş,  Kuzey benden altı yaş büyük.

Önce ben doğsaymışım keşke, altı yaş aramızdaki uçurumu altıya katlıyor.

Kuzey bana bakınca ne görüyor? Çocuk mu, genç kız mı?


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Taksi duruyor, iniyoruz. Bir bara giriyoruz, kırmızı şarap istiyor, neşeli bakışlarını kalbime döşüyor.

“Kuzey!  Tanıyamadım seni. İnanamıyorum yıllar nasıl geçmiş. Çok değişmişsin, seni  son gördüğümde farklıydın.”

“En son annemin cenazesinde gördüm seni.”

“Ben o günü hiç unutamam. Annem perişandı, en yakın dostu bir gecede bıraktı gitti onu. Aylarca kendine gelemedi.”

“Sevgi teyze yaşıyor mu?”

“Evet... Siz o kadar hızlı taşınıp mahalleyi terk ettiniz ki baban kimseye nereye gittiğinizi söylememiş. Neredeydiniz?”

“Fransa’ya gittik. Babam kendine yeni bir yaşam kurdu orada.”

“Orada mı okudun?”

“Ben geri döndüm bir yıl sonra. Ama mahalleye hiç uğramadım. Annemin ölümünü atlatmam uzun sürdü.”

“Şimdi ne yapıyorsun?”

“Yazıyorum.”

“Kitapların mı var yani?”

“Evet.”

“Neden hiç okumadım acaba?”

“Çünkü gerçek adımı kullanmıyorum. Ateş K., ikinci ismim."

“ Ben kılçık isimli kitabını okudum.”

“Sevdin mi?”

“Kendimden çok şey bulmuştum, acılarım yazarın acılarına benziyor diye düşünmüştüm senin yazdığını bilmeden.”

“Büyümüşsün, saçlarını okşadığım küçük kızın yüzüne anlam gelmiş.”

“Çok bozuluyordum saçlarımı okşamana.”

“Biraz farkındaydım . Saçlarına her dokunduğumda kendime büyüse bile o senin kardeşin diyordum.”

Sessizlik oluyor aramızda, eli yeniden saçlarıma uzanıyor, ürperiyorum.

“Sen ne iş yapıyorsun?”

“Ben küçük bir dükkân açtım, yarı değerli taşlar, organik ürünler falan satıyorum." 

“Annenle aran neden bozuldu? Siz çok iyi anlaşırdınız.”

Gözlerim doluyor, cevap vermek istemiyorum.

“Bunları başka zaman konuşsak…”

“Nasıl istersen. Hatırlıyor musun, bir kere senin ve iki arkadaşının bütün parasını almıştım kâğıt oyununda.”

“O kızlar sana paralarını vermeye dünden razıydı. Ben çok bozulmuştum ama. Sen de yanımıza Selda’ya kendini göstermek için gelmiştin. Mahallenin bütün kızları sana âşıktı, Selda hariç, sen de Selda’ya meftundun. Aşkın doğası bu sanırım.”

“Sen kime âşıksın? Sevgilin var mı?”

“Bir sevgilim yok ama en iyi arkadaşım bir erkek.”

“Kesin sana âşıktır.”

“Bir sevgilisi var, ona âşık.”

“O zaman ikinize de biraz âşıktır.”

“Sen hala çok çapkın mısın?”

“Bilmem ama şöyle esip dağıtan bir aşk yaşamadım hiç. Gelecek günlerden umudum var neyse ki.”

Yeniden susuyoruz. Kuvvetli bir kaçma isteği ile doluyorum. Kuzey gözlerime çocukken baktığı gibi bakmıyor, öyle kuvvetli esiyor ki bakışı içimde savunmasız hissediyorum. Aşina sularda yüzen bir balığım, her an oltasıyla canıma okuyabilir. 
Yağmur yağıyor. Bir aşkın ilk saatlerini seyrediyorum. Her aşk başlamadan önce parlar. Bir aşkın ilk günleri dünyadaki en değerli hediyedir.


“Siyahı beyaz yap

Beyazı kirletmeden

Seninle ilk günümüzü istiyorum

Beni öyle sev, incitmeden…”

Nazlı Akın










24 Mayıs 2013 Cuma

DÜŞLERİN EFENDİSİ

Son günlerde durma isteğim öyle büyüdü ki, içimdeki sessiz bölgeye çekildim. Ne varsa orada var çünkü. Sessizliğe durmak cesaret ister. Bizi ele geçiren alışkanlıkları teslim etme gücü sessizlikte saklıdır.

Benim sessiz alanım yazmaya durmak. İbadet etmek, meditasyon yapmak gibi, yazı beni ruhuma bağlıyor. Yazdığım her an çok büyülü. Akışkan bir zamandan renkli dünyalara yolculuk ediyorum. Hiç bilmediğim parçalarımı topluyorum başka alemlerden. Yazı hayal kurmayı kolay kılıyor. Hayal etmeden olamazsın biliyorum. Olmak için, düşlerimin sahibine dönüşmek için ben kağıdı kalemi kullanıyorum.

Her insan kendi düş gerçekleştiricisinin peşine düşmeli. Yolculukta daha önemli bir hedef yok. Yollar bizi hayallerimize bağlar...

Çocuk gibi istemenin, düşlemenin önemini kavradığımızda gereksiz, yorucu düşüncelerimiz yerini tatlı hayallere bırakır. 

En büyük düşünüzü yeniden hatırlayın. Sahip çıkın ona.

Ömrünüzü hayallerinizi selamlayarak yaşayın. Gerçekleşen her düş varlığınızın gücünden beslenmiştir.

NAZLI AKIN


19 Mayıs 2013 Pazar

Boz Ada'nın Kızı


Siyah bir sis oldu gönlüm. Ruhum bir deniz, saklanmış sise. Göz gözü görmüyor evimde. El yordamı ile bir mum bulmaya çalışıyorum.
Körleşmiş bakışım, itiraz ediyor azıcık ışığa. Körleşmiş bakışım, siyah siste yürümek, yüzüne gözüne karalar sürmek, yürürken kuyuya düşmek istiyor. Körleşmiş bakışım solo bir şarkı olmak, başrol yıldızları gibi tirat atmak, önde olmak, fark edilmek istiyor.

Durmaya gidiyorum. Kalbim söylüyor son sözü:

“Boz Ada’nın kızısın sen.”

Anneme gidiyorum. Yol Ege’nin şifaya bulanmış yeşilliğine dönünce, sis dağılıyor, paslanmış tenekeyi şarkılar söyleyerek soyuyorum varlığımdan. Ada yaklaştıkça körleşmiş bakışım, ışığa alışıyor.

Güneşle derlenmiş bir demet lavanta, yaşlı teyzelerin domates salçaları, tahta kaşıklar, yemeniler, kuzu sesleri, renkli taş evler ile karşılanıyorum.

Boz Ada, denizini ruhuma sürüyor şifalı bir merhem gibi.

Ada susuyor, ben susuyorum. Söz bitiyor…

NAZLI AKIN

16 Mayıs 2013 Perşembe

SIR


“Parayı masaya bırak!”

Elimdeki yeşil banknotları masaya koydum. Heyecana benzer bir duyguya eşlik eden karın ağrısı, dudaklarımdaki kuruluk ve sesimin dünyada duyduğum sesimden farklı oluşu, bulunduğum yerin yan etkileriydi.

“Şimdi sıra sende…”

Paraları aldı, iri parmakları ile hızlıca saydı. Yüzü ve elleri iki ayrı dünyayı andırıyordu. Kıvırcık saçları, uzun boynu, gür kaşları vardı. İyi mi kötü mü diye kalbimi yokladım, hiçbir hisse rastlamadım.

“Sandalyeye otur ve bekle!”

İçeri geçti, ev buz gibiydi. Ellerim ve ayaklarım soğuktan uyuşmuştu. Etrafı incelemeye başladım, neredeyse hiç eşya yoktu. 

İçinde bulunduğum oda, havada asılı kalmış ya da boşluğa çivi ile çakılmış hissi veriyordu. Bir balonun içinde, seyahat eder gibiydim. Pencereye yaklaştım tam perdeyi açacaktım ki, elinde bir kutu ile geri geldi. Ahşap, oymalı ve eskiydi ama insan içindekini merak ediyordu.

“Kutuyu uyanınca açacaksın. Pusula gibi sakla içindekileri."

Kutuyu bana uzattı, aldım, bir anda ısındım, sezgilerim geri döndü. Hislerim yaşantımın kutup değiştirdiğini fısıldadı.


Uyandığımda ellerimin arasında bir şey tutar gibi kalmış olan kollarımda korkunç bir ağrı vardı. Rüyaya geri dönmek istedim, kafamda hala sorular vardı.

Odamın kapısı açıldı, yardımcım Firuze kahvaltıyı hazırladığını söyledi. Kalktım, hemen duşa girdim. Aklım rüyadaydı, gelecekten haber veren rüyalar görmeye alışkındım. Ama bu sefer bana başka bir şehre taşınacağım söylenmişti, şaşkındım.

Evimi seviyordum, işim buradaydı, İstanbul tüm eziyetlerine rağmen yaşamayı düşündüğüm tek şehirdi. Kahvaltımı ederken Firuze yanıma geldi ve konuşmamız gerektiğini söyledi. 

Üç yıldır haftanın beş günü evimin işlerini yapan bu güzel yüzlü kadına çok alışmıştım. “Hadi bir kahve yap da içelim o zaman” dedim. Gülümseyerek önümdeki tabağı aldı, “güllü lokum da var” dedi. Samimi biriydi, temiz ve çalışkandı, her zaman güzel kokardı.

Annesi ve babası çok küçükken trafik kazasında ölmüşler, onu anneannesi büyütmüş, genç yaşta evlenmiş iki çocuğu olmuş, kocası onları bırakıp gidince iş aramaya başlamış. Çalıştığım bir dublaj stüdyosunun temizlik işlerine bakıyordu tanıştığımız zaman. Hemen sevdik birbirimizi, ben de daha iyi bir paraya benim evimde çalışmasını teklif ettim, kabul etti.

Kahvelerimizi içerken aydınlık yüzünü seyrettim, ağzına bir lokum attı, koltuğa güzelce yerleşti.

“Dün ev sahibim geldi, çıkmamızı istiyor. Oğlu evlenecekmiş, bana iki ay süre verdi.”

“Buluruz yeni bir ev, dert etme sen.”

“Nehir hanım ben gideyim diyorum İstanbul’dan. Çanakkale'de bir otelde iş ayarlayacak teyzemin kızı, hem yaz kış kalabilirmişiz. Seni bırakmak üzüyor beni ama ne yapıyım. Sevmiyorum bu şehri, çocuklarla başa çıkmak orada daha kolay olur."

“Firuze dün gece rüyamda bu şehirden taşındığımı gördüm. Şimdi sen bana gidiyorum diyorsun, hayırdır inşallah. Sensiz ne yaparım bilmiyorum ama hakkınızda hayırlısı olsun canım.”

Firuze’ye sarıldım, duygulanmıştım ama hislerim doğru bir karar verdiğini söylüyordu. Kocası tarafından terk edilmiş, iki çocuklu bir kadın için, İstanbul çok yorucu bir şehirdi.
Firuze sürprizi sona saklamıştı.
"Nehir Hanım bende size ait bir emanet var, dün akşam üstü evden çıkmadan önce eve bir koli geldi. Emanet aldığım için ortalıkta bırakmadım. Yalnız kimlik falan istemediler, almakla iyi mi ettim diye acaba?"
"Getir bakalım şuna, merak ettim."
Firuze koliyi getirdi, açtı, içinden ahşap bir kutu çıktı.

NAZLI AKIN




13 Mayıs 2013 Pazartesi

ÇÖZÜME ODAKLI YAŞAMAK



“Şikâyet etmek yerine teşekkür etmeye niyet ediyorum.”

“Oturup beklemek yerine, harekete geçmeye niyet ediyorum.”

“Yaradan’dan ummak yerine yaratmaya niyet ediyorum böylece Yaradan enerji ile temas edebilirim.”

“Eleştirmek, kusur bulmak yerine sevmeye niyet ediyorum.”

“Tepkisel davranışlarımı, farkındalığa dönüştürmeye niyet ediyorum.”

“Bağımlı olmak yerine, kendimin efendisi olmaya niyet ediyorum.”

“Kin tutmak yerine bağışlamaya niyet ediyorum.”

“Sınırlı bakış açımı dönüştürüyorum, kalbimi açmaya niyet ediyorum.”

Öyle olsun, öyle oldu…

NAZLI AKIN

11 Mayıs 2013 Cumartesi

KABALANIN GÜCÜ İSİMLİ KİTAP ÜZERİNE


Kabala’nın Oyuna Ait 12 Kuralı

1-      Okuduklarınızın tek bir kelimesine bile inanmayın. Öğrendiklerinizi bir deneme sürüşüne tabi tutun.

2-      İki temek gerçeklik vardır: Karanlık olan yüzde 1 dünyamız, ve yüzde 99 ışık alanı.

3-      İnsanların yaşamda gerçekten arzuladığı her şey manevi ışıktır.

4-      Hayatın amacı tepkisel bir varlıktan proaktif (reaktif olmanın tersine, insanın yaptıklarını, o anki içinde bulunduğu koşulların verdiği etkiyle duygusal olarak davranmayarak, mantık süzgecinden geçirdikten sonra yapması anlamına gelen yabancı terim.) bir varlığa yapılan ruhsal dönüşümdür.

5-      Dönüşüm anımızda, yüzde 99 alanı ile bağlantı kurarız.

6-      Asla suçu diğer insanlara ve harici olaylara atmayın.

7-      Tepkisel dürtülerimize direnmek kalıcı ışığı yaratır.

8-      Tepkisel davranış, yoğun ışık kıvılcımları yaratır ama eninde sonunda geriye karanlık bırakır.

9-      Engeller, bizim ışıkla bağlantı kurmamız için fırsatlardır.

10-    Engel ne kadar büyükse, ışık potansiyeli de o kadar büyüktür.

11-    Meydan okumalar, karşı konulmaz olduğu zaman, kesinlik aşıla, ışık her zaman oradadır.

12-    Başkalarında bulduğunuz tüm olumsuz özellikler, yalnızca sizin kendi olumsuz özelliklerinizin yansımasıdır.

Yehuda Berg’in yazdığı, “Kabalanın Gücü” isimli kitaptan alıntı yaptığım bu içerik, kitabın anlatmaya çalıştığı öz bilgi. Yaşamlarımız ilişkiler üzerine kurulu, kendimizle olan ilişkimiz de dahil… Hepimiz mutlu olmak istiyoruz.

 “Gerçek mutluluk nedir?”

Hepimizin bu soruya verecek çeşitli cevapları var. Benim cevabım, “bugüne kadar öğrendiğim tüm kadim bilgileri unutmadan ve uygulayarak yaşayabilme yeteneği” olurdu.

Herkesin kendisine bu soruyu sorması ve cevaplar üzerinde düşünmesi büyük ihtiyaçlarımızdan biri.

Bir başka büyük ihtiyaç da tepkilerimizi gözden geçirmek. Hepimiz negatif duyguların üstesinden gelemediğimiz zamanlarda ruhumuzun nasıl acı çektiğini biliriz. Kitabın önemi bu noktada devreye giriyor. Tepkilerimiz üzerinde farkındalık geliştirmenin yöntemlerini çok açık, sade ve anlaşılır bir dille anlatıyor.

Kitabı, elime aldığımdan beri defalarca okuduğum bölümler oldu:

“Hayatımızda herhangi bir duruma ve olaya tepki gösterdiğimizde, bizler sadece bir sonuç oluruz, sebep değil, tepkisel oluruz, proaktif değil.”

“Eğer hayatımızı kişisel gelişimden yoksun ve doğamızı değiştirmeden yaşarsak, kendimiz için yeni var oluş seviyeleri yaratıyor olmayız.”

“Dış kuvvetlerin duygularımızı olumlu veya olumsuz şekilde etkilemesine izin verdiğimiz zaman, kontrolü elden bırakırız.”

“Bencil ve benmerkezci davranış biçimleri sergilediğimiz zaman, paylaşıyor olmuyoruz, bunun yerine egomuza karşılık bir haz elde ediyoruz.”

Yukarıdaki satırlar, yaşam sanatında ustalaşmanın ipuçlarını veriyor.

Hayatlarımızı sonsuz sınırsız ışıkla yaşayabilmeyi diliyorum.

Öyle olsun. Öyle oldu.

NAZLI AKIN

 
 

 

 

2 Mayıs 2013 Perşembe

DÜŞÜN-ME!


“Düşünmeden duramıyorum.” 

“Biri şu sesleri sustursun!”  

“İmdat! En yakın sessizlikte inecek var!”
Aklıma neler geliyor bir bilseniz, kimleri, neleri düşünüyorum, sonra bir bakıyorum, bataklığa saplanmış gibi çıkmaya çalışıyorum oradan. Hoş bilmez misiniz hiç; siz de defalarca yaşadınız.

Zihin, farkındalık tuşuyla kumanda edilebilir. Farkına varmak, cehennemden çıkmanın ilk koşulu. Bize sonsuz yaratım olanakları sağlayan zihin yapımızı temiz tuttuğumuz da, tozunu alıp, süpürüp, arındırdığımız da, kontrol bize geçer. Yani ben düşüncemi yönetirim, o beni yönetemez. “Ben düşüncelerim değilim” müthiş bir idraktir.
Örneğin kaptırmış gidiyorsunuz:

“O böyle yaptı, beni nasıl da incitti, cadının teki zaten, korkunç biri, ben ona yapacağımı bilirim. Zaten ben de şans yok ki, yaşam karşıma dost diye böyle insanları çıkartıyor hep. Zavallı ben, yine nasıl da canıma okudular. Hiç bir zaman iyi gün göremeyeceğim sanırım.”

Bir de bakmışsınız düşünce yığınının içinde kaybolmuşsunuz, renginiz, benziniz solmuş. Öyle kolaydır ki düşüncede kaybolmak…

Farkındalık geliştirmezsek, tüm o negatif düşüncelerin bize geri dönmesi, yaşamımızı mutsuzluk seline sürüklemesi mümkün. 

Mantra müzik zihin kontrolü üzerinde, büyük bir güç geliştirmemize yardımcı oluyor. Dua ve meditasyon bizi çok daha yüksek titreşim frekanslarına taşıyor, enerjimizi yükseltiyor.

“Aslında bir başkası yok, hepsi bendim” “Ben istedim, ruhumun ihtiyacıydı.”

 Farkındalık ruhun en büyük destekçisi. Her şey gibi, düşüncenin de güzeli makbul.

 Neden daima pozitif düşünmeyelim, negatif düşüncenin ne faydasını gördük ki?

Hatta gelin hiç düşünmeyelim, gerekmedikçe… Sakin, merkezde, bahar tadında yaşayalım gitsin.

NAZLI AKIN