30 Kasım 2013 Cumartesi

ÇOCUK VE HAYALLER

Bir hayal kur.

Çocukken yaptığın gibi. 

Saf ve beklentisiz, tadını çıkartmak için... 


Her gün besle o hayali...


Hayalinle ilgili bir şeyler okuyarak, yazarak, resim çizerek, olmuş gibi davranarak; oynayarak yani, çocukken yaptığın gibi.

Çocuğu hatırla! Onun renkli dünyasında bütün düşler gerçektir.

Nazlı Akın

29 Kasım 2013 Cuma

Aşk varsa, ego yoktur...

Aşk varsa ego yoktur, büyüsü oradan gelir. 

Aşk gönüllü olarak geri çekilmektir. 

Kalbindeki akışa saygı duyarak, karşındakine teslim olmaktır... 

Nazlı Akın

28 Kasım 2013 Perşembe

BİR

Dünyanın ışığı sizsiniz. Hiçbir şey ışığınızın mucizesini yok edemez. Ancak duvarlar onu örtebilir.

İçinizdeki ışığa yönelin ve başkalarının ışığını görmeye çabalayın.

"Bir" olduğumuzda, bizi birbirimizden ayıracak duvarlara ihtiyacımız kalmaz.

Spiritüel yasalar- DIANA COOPER

Kendisi ve gölgesi

Gökyüzüne tırmanıyordum rüyada. Basamaklar sonsuzluğa uzanıyordu.

Merdivenlerden çıkarken,  sol tarafta  mavi renkte bir kapı dikkatimi çekti, çok eski ama bir o kadar da ihtişamlıydı bu kapı. Numarasına baktım, “dokuz” yazıyordu. Bir fısıltı duydum. Kapıya açılan hole yürüdüm, içeri girdim. Orada saçtığı renkli ışıklarla gözümü kamaştıran bir melek gördüm, onu takip ettim. Tünele geldik.  

Melek: ''Seçim sana ait, istersen tek başına yürürsün bu yolu, istersen eşlikçilerle. Haritan kalbin olsun.'' dedi ve kayboldu.

Yol çok karanlık görünüyordu, yine de cesaretimi toplayıp bu yolculuğa çıkmaya karar verdim.

Tünele adım attım, ıslak bir mağaranın küflü kokusu kapladı ortamı. Ayağımın altındaki parlak siyah taşlar fısıldamaya başladı.

“İleride bir orman çıkacak karşına. Ağaçların meyveleri görünür olmuş. Yanılıp da yeme sakın. Zehri çok güçlüdür. Ormanın güzelliğine aldanma, bir an önce oradan çıkmaya bak.”

Kokular keskinleşti, mağaradan çıktım, az sonra orman göründü.

Ormanın güzelliği karşısında büyülenmiştim. Çeşitli meyveler vermiş bu ağaçlar tılsımlıydı. Her bir meyveyi koparıp mideme indirmek istiyordum.  Bir limon ağacına uzandım, iri olanı tam koparacaktım ki bir sincap belirdi.

“Hey sen! Burada ne işin var? Onu kopartmayı aklından bile geçirme.”

Sincabı takip ettim, bir kiraz ağacının önünde durduk, bu kez de kiraza uzandı elim. Sincap engel oldu kirazı dalından almama.

Hangi ağacın önünden geçsek o ağacın meyvesini yemek istiyordum, bir süre sonra çok yoruldum.
Sincap beni yuvasına davet etti, bir ağaç kovuğunun içinde yaşıyordu, içeri geçtim hemen yatağa uzandım, uyudum.

Uyandığımda, sincap bana "Seni karşı kıyıya ben götüreceğim” dedi.

Yola koyulduk. Yeniden ormana girdik. Şimdi meyveler eskisi kadar heyecanlandırmıyordu. Denizin kokusunu aldım. Sincap çok hızlıydı, adımlarımı sıklaştırdım.  Suyun üstünde bir kayık belirdi, içine atladık, küreklere asıldık.

Uzakta bir ada göründü.  Bir Kızılderili kabilesi olmalı diye düşündüm. İnsanlar bir araya gelmiş şarkı söylüyorlardı. Kayık kıyıya yanaştı, sincap bana veda etmeden yok oldu.

Yürüyerek insanların arasına karıştım, kimse beni görmüyordu. Tören başladı. Kızılderililer bir sunağın başına toplanmış, şifa çemberi kurmuşlardı. İçinde henüz görmediğim biri vardı. Tören boyunca bazı kelimelerin tekrarlandığını işittim. Onlara eşlik ettim, şarkılara katıldım, ayaklarımı yere vurarak dans ettim. 

Hatırladığım ama ne olduğunu bilmediğim bir masalın içine düşmüştüm.

Çember dağıldı, nihayet sunaktaki beden görünür oldu. Dehşetle orada yatan vücudumu fark ettim. Yanımda bir erkek vardı. Yaklaştım, ona baktım, içimi tarifsiz duygular sardı.  

Adam sunağın başından kalkıncaya dek orada kaldım. Yürümeye başladı, peşinden gitmeye karar verdim. Ağaçların arasından geçip tanıdık adaçayı kokusunu içime çektim. Yaşadığı çadıra yaklaştığımızda kalbimi büyük bir hüzün kapladı. İçine girer girmez orada daha önce de bulunduğumu hissettim.

Çadırın içinde, onun yattığı yerin yanı başında, kırmızı ve yeşil taşlarla bezenmiş bir bilezik vardı. Yılan formundaki bu mücevherin içinde anlayamadığım bazı semboller gördüm. Bileziği eline aldı, seyretti; o anda beni hissetmiş gibi olduğum yere baktı.

“Bazen varlığını hissediyorum. Kokunu gerçekten duyduğum bile oluyor. Sensiz yaşadığımı hissetmiyorum.”

Ağlamaya başladım, hatırlayamadığım ama içinde dolaştığım bu hikâye beni kalpten vurmuştu.

Dışarı çıktım, ormana karıştım. Biraz yürüdükten sonra, çalıların arasında birini fark ettim. Esmer, uzun boylu, gülümseyen gözlere sahip bu yaşlı adama sarılmak istedim. Bana doğru yaklaştı, gözlerime baktığında yaşadığı şaşkınlık, sonrasında yerini birkaç damla gözyaşına bıraktı.

 “Ceyma sen misin? Gözlerime inanamıyorum.”

 “Ben yüzünü çok iyi biliyorum ama kim olduğunu çıkaramıyorum.”

 “Demek hatırlamak istedin ve ruhun seni buralara fırlattı. Benim cesur torunum. Ben Kâhin, senin dedenim.”

“Neden buradayım bana anlatabilir misiniz?”

“Ceyma; sen buraya ruhunu özgür bırakmaya geldin. Adada acı dolu günlerin oldu ama doğduğun yerde mutlu olduğunu biliyorum. Ateş Kalp’le vedalaşmalısın, yıllardır kendini suçlayarak yaşıyor.”

“Ateş Kalp, sunağın başında gördüğüm erkek değil mi?”

“Evet. Aranızdaki aşk çok büyüktü. Durumun için hala kendini suçluyor.''

''Bana ne oldu?"

“Güçlü bir zehir içtin.”

“Bilerek mi?”

“Adadaki bulaşıcı ölümcül bir hastalık, sevdiklerimizi elimizden alıyordu. Ateş Kalp ve sen bitkilerden oluşan bir ilaç üzerinde çalışmaya başladınız. İçinde zehir barındıran bu karışımın bazı yan etkileri vardı ama onlarca kişinin hayatını kurtardı. İlerleyen zamanlarda hastalık sana da bulaşınca zehri içmeye gönüllü oldun. Fakat beklenmedik bir durumla karşılaştık. Uyudun ve uyanmadın. 

Bugün ölüm yıldönümün, seni sonsuzluğa o sunaktan uğurlamıştık.”

Ormandan sunağa doğru yürümeye başladık. Herkes çadırlara çekilmiş, uykuda olan ada, sessizliğe gömülmüştü. Dedeme baktım, gülümsüyordu, kucakladım onu.

Sunağa uzandım, Güçlü bir rüzgâr çıktı, gözlerim kapandı ama uyumuyordum.

Fırtınanın ortasında Ateş Kalp’i gördüm,  rüzgâra direniyor, ellerimi bırakmıyordu. Fırtına ikimizi de başka taraflara savurdu sonunda, bana seslenişini duydum.

Çığlık atarak gözlerimi açtım, nefes nefese kalmıştım, açık olan pencereden içeri giren yağmur odamı su içinde bırakmıştı. Cam kırılmış, parçaları etrafa saçılmıştı. Yataktan kalktım, neden bilmiyorum, aynada yüzüme bakmak istedim. Terliğimi kontrol ettim, cam kırıklarının üstüne basarak ilerledim.

Işık çakması gibi kısa bir saniye, aynada yüzünü gördüm. Sonra sadece sesini duyabildim:

“Seni arıyorum.”

NAZLI AKIN

 

27 Kasım 2013 Çarşamba

EGO


Doç. Dr. Şafak Nakajima

''Ego'' sözcüğü, size ne çağrıştırıyor?

'Önemli olma dürtüsü,' 'kendini beğenmişlik,' ‘'bir tür hastalık,' 'aşırı yeterlilik duygusu,' 'bencillik,' 'insanın en büyük düşmanı,' 'hilekâr,' 'aç köpek,' 'ölmeyi hak eden benlik bölümü,' 'şımarıklık,' 'kişiliğin kabuğu' gibi cevaplar nasıl?

Çoğu insan egoyu, olumsuz şeyler çağrıştıran, yok edilmesi gereken bir şey olarak algıladığından, bu tasvirler, egoyu tanımlarken sıkça kullanılmakta.

Bu saptamanın doğru olup olmadığına, bu yazının sonunda daha rahat karar verebileceğinizi ümit ediyorum.

''Ego'' sözcüğü Yunanca bir sözcüktür ve 'ben' anlamına gelir.

Ego, yaşamın, kendine özgü ve farklı bir biçimde ifadesi demektir.

Diğer bir değişle ego, yaşamdan kaynak alan ama özgünleşip kendi içinde bütünsellik oluşturan bir yapı olarak adlandırılabilir.

Farkındayım, bu tanım biraz karışık!

Daha kolay anlaşılabilmesi için, doğa bilimlerinden yaralanmamız mümkün.

Bu amaçla, gelin sizinle kısa bir biyoloji dersi yapalım.

Canlıların en küçük yapıtaşına 'hücre' adı verilir.

Hücreler, canlılarda organize bir üretimin yapılabildiği en küçük birimdir.

Bu küçük birimi, çevreleyen bir zar vardır.

Hücreyi, etrafından ayıran bu zar, hücre zarıdır.

Hücre, bağımsız bir yapı taşı olmasını, bu zara borçludur.

Hücre zarı, hücreyi dış etkenlerden korur.

Canlıdır, şeffaftır, esnektir.

Üzerindeki 'por' adı verilen ve madde alışverişini sağlayan delikler yardımıyla da, hücreye yararlı olan maddeleri içeri alır, zararlı maddelerin içeri girmesini engeller.

Diğer yandan bu zar, hücreye gerekli olan maddelerin dışarıya kaçmasını önler ve içeride biriken toksinleri dışarı atar.

Hücre zarı, 'seçici geçirgen' bir zardır.

Yani, sardığı hücreye neyin faydalı ve neyin zararlı olduğunu bilir, rastgele değil, akıllı bir seçicilikle dış ve iç dünya arasındaki dengeyi kurar. Hücrenin sağlığını korur.

Hücre zarı, canlılığını, şeffaflığını, esnekliğini ve seçici geçirgenliğini kaybederse, hücrenin sağlıklı kalması mümkün olmaz.

Ego ile hücre zarı, büyük benzerlik gösterir.

Bir insan da, hayatta olduğu sürece, ayrı bir organizma olarak varlığını sürdürür.

Bedeniyle, duygu, düşünce ve davranışlarıyla o, kendi içinde bütün ve bağımsız bir canlıdır.

İnsan doğduğu zaman henüz bu bağımsızlığın farkında değildir.

Anne karnında anneyle olan bütünlük, doğumdan sonra da devam eder.

Bebek büyüdükçe yavaş yavaş çevresi ona, bir benliği olduğunu hissettirir.

Aile ve toplum bir ayna görevi görür ve çocuğun kendisine dair bir algı geliştirmesine ve benlik oluşturmasına yardımcı olur.

Hücreyi saran zar gibi, bebeğin de farklılık bilinci, yani egosu oluşmaya başlar.

Hücre zarı örneğine geri dönersek, onun, canlı, şeffaf ve esnek olmasının yanı sıra, seçici geçirgenliği nasıl çok önemliyse, bireyi çevreleyen egonun da aynı özellikleri taşıması önemlidir.

Bu da ancak sevgi, bilinç ve disiplinin kazandırılmasıyla mümkündür.

Sevgi ve coşku, çocuğun hayata ve kendisine güvenini ve sevgisini arttırır.

Ama yalnızca sevgi ve ilgi yeterli değildir.

Sağlıklı bir ego geliştirmesi için aynı zamanda ona, akılcı kurallarla farkındalık ve disiplin kazandırmak, tehlikelerden korunmayı öğretmek gereklidir.

Bazen çocuk, umursamasız veya öfke ve şiddet dolu bir ailede yetişebilir.

Böyle durumlarda hayatı, tehlikeli bulur. Ya saklanarak ya da savaşarak ayakta kalınabilecek bir yer olarak tanır.

Bazen, ego hiç gelişemez, sınır oluşturamaz.

İçeride kendisine gerekli olan kaynakları kolayca dışarı sızdırır ve içeriye zehirli maddelerin girmesini engelleyemez.

Sorunlu ailelerde yetişen bazı çocuklarda ise, korku hâkim gelir.

Acıdan kendisini korumak amacıyla zamanla, hücre zarını yani egosunu kalınlaştırır, payandalar.

Nasıl mı?

Parayla, unvanla, şöhretle, giyimle, fiziksel görünümle, kabalıkla, sertlikle ve kendisine kolay ulaşılamayacakmış gibi bir görünüm vererek…

Her koşulda sağlıklı, yetersiz veya sağlıksız bir tür ego, hücre zarı gibi,tüm insanları sarar.

Onsuz bir yaşam mümkün değildir.

• Az gelişmiş ego özellikleri nelerdir?

Egosu zayıf insanlar, gerçeklerden ve zorluklardan kaçarlar.

Zorluklarla başa çıkacak kaynaklara sahip olmadıklarını düşünürler.

Kendi sıkıntılarının, başkalarınınkinden çok daha büyük olduğuna inanırlar.

Kendilerine acırlar.

Başkalarının onları rahatlatmasını beklerler.

Bazen iş, kumar, bilgisayar, yiyecek, alkol ve madde bağımlılığı ileiç boşluklarını doldurmaya ve güçsüzlük duygusunu aşmaya çalışırlar.

Yaşadıkları olumsuzlukların sorumluluklarını üstlenmezler.

Hayata güvenleri yoktur.

Sınırlarını çizemezler. 'evet' demek istedikleri yerde 'hayır' ve 'hayır' demek istedikleri yerde 'evet' derler.

Hayal âleminde yaşarlar.

Bir gün bir mucize olacağı beklentisi içindedirler.

• Kalın duvarlı ego özellikleri nelerdir?

Maskeleri vardır, gerçek yüzlerini gizlerler.

Güçlü, her şeyin doğrusunu bilen, yargılayıcı, katı, acımasız, ayrımcı, sert, soğuk, ulaşılamaz, kibirli, her zaman haklı olduğunu düşünen insan maskeleri taşıyabilirler.

Bu insanlara dikkatle baktığınızda, içeride çok zehirli duyguların biriktiğini, insanlarla samimi ve mütevazı ilişkiler kuramadıklarını, heyecan ve coşku gibi yaşam belirtilerini taşımadıklarını görürsünüz.

Kendilerinde ve başkalarındaki hataları kabullenemezler.

Onların başkalarını etkilemek için para, unvan, şöhret, vs. ile oluşturdukları kalenin içine girip bir bakma şansınız olsa, çoğu kez içeride az gelişmiş, korkak bir çocuğun saklandığını görürsünüz.

Burada önemli bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim:

Dış görünüm yanıltıcı olabilir.

Egosunu güçlü gösteren insanlar esnek değildir ve zorluklar karşısında kuru ve sert bir ağaç dalı gibi kolayca kırılırlar.

Öte yandan, sınırları yokmuş gibi görünen zayıf egolu kişiler, gerçeklerle yüzleşme, hissettiklerini anlama ve doğruları öğrenme konusunda çok dirençlidirler.

• Sağlıklı ego nasıl olur?

Hücre zarı gibi canlı, şeffaf, esnek ve seçici geçirgen bir egoya sahip insanlar, hayata daha olumlu bakarlar.

Sürekli öğrenme merakı taşırlar.

Zorluklardan kaçmazlar. Zorlukları, daha çok şey öğrenmek ve güçlenmek için bir araç olarak kullanırlar.

Kendisine zarar veren unsurları bünyelerinden ve çevrelerinden uzaklaştırırlar.

Zarar verebilecek davranış ve ilişkilerin hayatlarında yer almasına izin vermezler.

Uyumludurlar.

Aynen bir hücrenin, pek çok hücreden oluşan canlının yararı için diğer hücrelerle işbirliği yapması gibi, sağlıklı egoya sahip bireyler, içinde bulundukları topluma duyarlıdır ve onun çıkarları için çalışır, paylaşır, gerektiğinde özveride bulunurlar.

Kendisinin ve başkalarının haklarına saygı duyar ve onlardan aynı yanıtı beklerler.

Haksızlığa sessiz kalmazlar.

Gerektiği takdirde hoşgörülü ve esnek olabilirler.

İç dünyalarını, kendilerini saklama ihtiyacı duymazlar, şeffaftırlar.

Hoşgörülü ve mütevazıdırlar.

Hatalarından utanmaz, onlardan ders çıkarırlar.

Hepsinden önemlisi, istek ve ihtiyaçlarının farkında, hayat dolu ve canlıdırlar.

• Ne yapmalı?

Çoğu aile, sağlıklı egolara sahip olmayan bireylerden oluştuğu için, çocukların sağlıklı egolar geliştirmesine uygun koşulları oluşturamıyor, ne yazık ki!

Özellikle bizim gibi, baskıcı, yukarıdan aşağıya eleştirilemez ve denetlenemez yapılara sahip otoriter devlet, toplum ve eğitim sistemlerinin egemen olduğu topraklarda, ailede sağlıklı gelişemeyen egoyu, ilerleyen yaşlarda onarmak çok güç oluyor, maalesef!

''Sağlıksız bir ego, sağlıklı hale getirilebilir mi?'' sorusunu sorduğunuzu duyar gibiyim.

Elbette!

Bunun için, kişinin gerçekten akılcı ve sabırlı bir çabayı göze alması zorunlu!

Unutmamamız gereken gerçek şu:

Sağlıksız ego, çeşitli ruhsal yakınmalarla kendini ortaya koymakla birlikte, ilaçlarla tedavi edilebilen bir hastalık değil!

Panik atak, depresyon, kişilik sorunları ve bağımlılıkta, ''tedavi'' adı altında avuç avuç içilen ilaçların yerine, kişinin kendisi, ailesi, yaşadığı toplum ve onun değerler sistemiyle cesurca yüzleşmesi gerekiyor.

Ancak ondan sonra sorunun kaynağını bulması, gereken şeyleri değiştirip yeniden yapılanması mümkün!
Bu çabanın ödülü ise, gerçek ve maskesiz bir yaşam, içten gelen coşku, neşe, üreticilik, sağlıklı bir toplumu hayal etme ve kurma gücü gibi, paha biçilemez değerlerden oluşuyor.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=740786752602539&set=a.636201893061026.1073741826.633864736628075&type=1


Yürümek

Her arayışta bir kutsallık varmış. Bugün buldum diye sevindiğin, yarın yeniden yola çıkma sebebinmiş. Yaşamda en hakiki iş yürümekmiş. 

Yorulmadan, bıkmadan, usanmadan yürümek… 

Mola verdiğin hanlarda oyalanmadan, sevdanın ne’ye olduğunu unutmadan, hedefe kilitlenip yürümek… 


Nazlı Akın

Her şey yolunda




Günü peri kartı: Her şey yolunda... 
Doreen Virtue 
"Perilerden sihirli mesajlar"
Bu kartın tamamlayıcı anlamları: Endişelerinizi bir kağıdayazın ve yakın. Yeterince dinlenin, dengeli beslenin, fiziksel sağlığınıza özen gösterin. Gerçeklerinizi gözden geçirmek amacıyla diğer insanlarla konuşun.



24 Kasım 2013 Pazar

İhtiyaç

Bazen karanlık bastırır, ışığı gönlün kabul etmez, bilirim. Öyle zamanlarda atlarım karanlığa, içinde yürürüm; tünelin ucundaki çıkış görününceye kadar. 

Karanlığı maskelemem, insan içine çıkartmam. Gölgemi başkalarına sıçratmam çamur gibi. Işığı beklerim, tek seçeneğimi...

Işığa çıkınca, yarattığım gölgenin tek sebebi benmişim derim. Ego tepesindeki çöp yığınları dayanmaz ateşe. 

Ben yaratırım: Engelleri de, çözümleri de...

"Ben" aradan çekilince geriye kalan "hakikat" için bastıran karanlığa değmiştir.

Işığa götüren her karanlık "ihtiyaçtan" doğar.

Nazlı Akın

23 Kasım 2013 Cumartesi

Melek fısıltıları


Sessizliğe durdum. Fısıltıları dinliyorum. Zihnim susunca, kalbim konuşuyor. Kalbimin sesine melekler eşlik ediyor, huzur buluyorum.

Melekler fısıldıyor, usul usul konuşuyor. Duyuyor musun? 







22 Kasım 2013 Cuma

Çocuğun sesi

Çocuk bugün elimi tuttu. İlk kez küçük parmaklarını avucumda hissettim. Bir anda hoplamaya başladık. Sonra sek sek oynar gibi yürüdük, kedileri sevdik, yere düşmüş yaprakları topladık. 

Püskül'e gittik sonra. Ağacımıza. Püskül'ü neden bu kadar çok sevdiğini sordum çocuğa. 

" O benimle her zaman oynar. Beni hiç geri çevirmez. Saçlarına dokunmama izin verir, yani yaprakları bence onun saçları. Bir de bazen benimle konuşur."

"Ne söyler?"

"Seni de buraya getirmemi ister. Bir de dünyadaki bütün çocuklar onun dalları gibiymiş. Parkta bir çocuk ağladığında çok üzülürmüş. Böyle şeyler."

Çocuk benim hala aradığım her şeyi bulmuştu. Aradığım her şey çocuğun kalbinde zaten mevcuttu.

NAZLI AKIN

21 Kasım 2013 Perşembe

Yeni

Melekler fısıldıyor duyuyor musun? 

"Düşle! Bir çocuk gibi renkli boyalarla düşle! Bir çocuk gibi hamura şekil vererek düşle! 

Kendini yeniden düşle, yepyeni, ışıklı bir sen düşle! 

Yeniden doğ, küllerinden..."

Nazlı Akın

20 Kasım 2013 Çarşamba

Gül'lü Göl

Serva, çok heyecanlıydı. Bugün bir falcıya gidecekti. Günler önce randevu almış olduğu bu esrarengiz kadın, geçmişi ve geleceği okuyabiliyordu.

Daha önce duymuş olduğu bazı bilgileri dikkate alarak, boynuna işlenmemiş bir ametist taktı. Taş onu koruyacaktı.

Arabasına atladı, kadının evi şehrin merkezine uzaktı. Yol levhalarını takip etti yarım saat sonra “Güllü Göl” göründü.

Bahçesi ortancalarla ve pembe güllerle bezeli iki katlı ahşap evin önünde durdu. 

Kapıyı çaldı, açan olmadı. Etraf sessizdi. Merdivenlere oturdu. Çiçek kokuları yavaş yavaş zihnini boşalttı kadının. Gözleri kapandı.

Şimşek çakması gibi kısa bir sürede falcı kadını gördü. Çimen yeşili gözler, karamel renginde saçlar, beyaz duru bir ten…

Gözlerini açtığında evin kapısı da açılmıştı. Etrafta kimse görünmüyordu. İçeri girdi. 

“Kimse yok mu?” diye seslendi. 

Ev çocukluğunun geçtiği anneannesinin evini andırıyordu. Eski ama ruhu olan bir evdi. İlk kattaki geniş salonda falcıyı göremedi. İkinci kata doğru çıkarken ahşap merdivenlerin gıcırtısı bir ara melodiye dönüştü ya da Serva’ya öyle geldi.

İkinci kat başka bir salona açıldı, alt kattakinden daha geniş bir salon, yatak odası ve mutfak iç içeydi. Evde kimse yoktu.

Tam geri dönmeye karar vermişken masanın üstünde bir kristal küre gördü. Büyüleyici bir kristal diye düşündü. Yakından bakmak istedi, sandalyeye oturdu. 

Fısıltı şeklinde bir ses duydu:

“Dokun ona!”

Biraz korktu ama küreye dokunma fikri onu heyecanlandırdı. Yumuşak bir dokunuşla okşadı bu gizemli kristali. Yeniden gözleri kapandı.

Kendini bir holde buldu, etraf kapılarla doluydu. Bir ses “altı” numaralı kapıdan içeri girmesini söyledi. Holün sonunda kapıyı buldu, içeri girdi.

Falcı onu bekliyordu. Merdivenlerde gördüğü kadındı. Sıcak bir yüzü vardı. İnsanın içinde şefkat uyandırıyordu.

“Hoş geldin Serva, ben de seni bekliyordum. Otursana.”

Oturdum, büyülenmiş gibiydim. Mekandan mekana sıçrıyordum.

“Sana bir fincan adaçayı ikram edelim mi?”

Kısa bir süre sonra içeri bir peri kadar güzel bir kız  girdi, fincanı bıraktı, gülümsedi. Serva hafifledi,  fincanından bir iki yudum alınca kendini daha da iyi hissetti. Aklında yaşamıyla ilgili sorular vardı.

 “Aylardır işsizim, beni gerçekten mutlu edecek bir işe sahip olabilecek miyim?”

“Bu sana bağlı. Sana ve çocuğu yakalamana.”

 “Kristal küreyi bulduğum o ev gerçekten sizin eviniz mi?”

“Hayır.”

“Neden o evdeydim?”

“Şu anda bir rüya görüyorsun. O eve seni biz yönlendirdik. Çocukluğunun tüm anıları orada saklı.”

“Hepsi rüya mı?”

“Bu rüya düşlerinin önünden çekilmen için. Çocuğu dikkatlice dinlemelisin. Oynamasına izin vermen, onunla ilgilenmen gerekiyor. Sen bu çocuğu yeniden doğurup, büyütmelisin. O güce sahipsin.”

“Hepsi rüya mı?”

“Birazdan uyanacaksın, çocuğa iyi davran!"

“Hepsi rüya mı?”

Sayıklayarak uyandı Serva. Gözleri falcıyı aradı. Uyandığını, odasında olduğunu sonradan anladı. Peri kızı ne kadar güzeldi, içtiği adaçayı da; dünyada hiç öylesini içmemişti...

Rüyada neler oluyordu böyle? Hiç falcıya gitmemiş biri için ilginç bir deneyim diye düşünüp gülümsedi. Anneannesinin evini hatırladı, ne güzel bir çocukluk geçirmişti. Oyuna doymuş, o sokağın tadını fazlasıyla çıkarmıştı ama ona çocuğa iyi davran demişlerdi. Demek büyüdükçe içindeki küçük kızı ihmal etmişti.

Çocukluğunda gördüğü rüya geldi aklına. Gökyüzünün katlarını uçarak çıkmış, bulutların içinde Tanrı ile tanışmıştı. Çocukken hep Tanrı’yı merak ederdi. Rüya bu ya; gencecik Hint’li bir erkek karşılamıştı onu. Elini sıkıp “Seni burada görmekten çok mutluyuz” demişti.

"Ben kimim?" diye sormayalı uzun zaman olmuştu. Çocuk cevapları biliyordu.

İçindeki umuda tutunup, çocuğu aramaya karar verdi. Rüya o küçük kızı işaret ediyordu. Onu yakalarsa kendini yakalayabilirdi.

Nazlı Akın








19 Kasım 2013 Salı

DÜŞ'LE

Hayallerinin önünden çekil. 

Onları çocuğa bırak. 

Çocuk mükemmel düş kurar. 

Günlerini bu büyülü gerçekleştiriciye adamıştır. 

Sen çocuğun sesine kulaklarını kapadıkça, düşlerin uyur.

Nazlı Akın

17 Kasım 2013 Pazar

Yağmurda Yürümek



Koşulsuz Sevgi'den alıntıdır 





Bu güzel, kumral saçlı, çilli - yüzlü masumiyetin imajı olan küçük kız altı yaşlarında olmalıydı. Annesi roman sahnelerindeki biri gibi görünüyordu. Kumral saçları kulak hizasındaydı ve biraz kıvırcıktı. Normal bir anne gibi görünüyordu. Dışarıda yağmur yağıyordu. Öyle yağıyordu ki su oluklarının üzerinden fışkırıyordu; oluk ağzına akmak için zamanı yokmuş gibi toprağa çarpmak için bir acele içindeydi.

Yakındaki park yerindeki drenajlar dolup taşmış ve bazıları tıkanmıştı, park etmiş arabaların etrafında büyük çamurlu gölcükler oluşmuştu.

Hepimiz büyük süpermarketin içinde kapıya yakın bir yerde duruyorduk. Bazılarımız sabırlı, diğerleri doğa onların telaşlı gününü karmakarışık ettiği için sinirli, bekliyorduk. Ben her zaman yağmur yağarken hipnotize olurum. Dünyanın tozunu ve kirlerini yıkayıp götüren cennetin görüntüsünde ve sesinde kaybolurum.

Çocukluğumun yağmurlu günlerindeki anılar gözümün önüne gelir, günün üzüntülerini alıp götürür.

Küçük kızın sesi öyle tatlıydı ki, hepimiz yakalandığımız hipnotik transtan çıktık.

"Anne, hadi yağmurda yürüyelim" dedi kız.

"Ne ?" dedi annesi.

"Yağmurda yürüyelim" diye tekrarladı kız.

"Hayır tatlım. Biraz dininceye kadar bekleyeceğiz" diye yanıtladı annesi.

Küçük kız birkaç dakika bekledikten sonra tekrar, "Anne, hadi yağmurda yürüyelim." dedi.

"Eğer yağmurda yürürsek, sırılsıklam oluruz" dedi annesi.

"Hayır olmayız anne. Bu sabah böyle söylememiştin." dedi küçük kız annesinin kolunu çekiştirirken.

"Bu sabah ? Yağmurda yürüyebileceğimizi ve ıslanmayacağımızı ne zaman söyledim?"

"Hatırlamıyor musun ? Babamla onun kanser hastalığı hakkında konuşurken, söyle dedin : "Eğer Tanrı bizi bu durumdan , bu hastalıktan kurtarırsa başka her şeyden de kurtarır"

Tüm kalabalık ölüm sessizliğine büründü. Yağmurun sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Hepimiz sessizce öyle kaldık. Birkaç dakikalık sürede ne gelen oldu ne de giden.

Anne bir süreliğine sessiz durdu ve ne söyleyeceğini düşündü. Bazıları, küçük kıza gülebilirdi ve kızı gülünç olduğu için azarlayabilirdi. Ama, bu genç bir çocuğun hayatında bir onaylama anıydı. İmana çiçek açması için masum güvenin beslenebileceği bir andı.

"Tatlım, tamamen haklısın. Hadi yağmurda yürüyelim. Eğer Tanrı bizim ıslanmamıza izin verirse, belki de yıkanmaya ihtiyacımız vardır" dedi anne.

Sonra dışarı çıktılar. Onlar arabaların önünden geçerken ve çamurlardan geçerken hepimiz onları izliyor, gülümsüyor ve gülüyorduk. Alışveriş torbalarını başlarının üstüne koymuşlardı.

Sırılsıklam oldular. Ama, çocuklar gibi çığlıklar atarak ve
gülerek arabalarına kadar yürüyen bazı diğer insanlar onları takip etti.

Belki de imanları ve güvenleri ile ilham alarak.

Hayatta, yol üzerinde bir yerde, annenin kendini, birlikte geçirdikleri bu anlara, aziz tutulan anılarının resimlerinin yapıştırıldığı defterdeki resimlere bakar gibi geri dönmüş bulacağına inanıyorum.

Belki o, kızının mezuniyet töreninde onu gururla seyrederken. Veya kızının evleneceği gün babasıyla birlikte yürüdüğü zaman. O tekrar gülecek, kalbi biraz daha hızlı atacak. Gülümseyişi tüm dünyaya birbirlerini sevdiklerini anlatacak. Ama, Tanrı'nın onları bu durumdan kurtaracağına inanarak yağmurda yürüdükleri bu değerli anıyı sadece iki kişi paylaşacak.

Ve evet, ben de yaptım. Yağmurda yürüdüm, ıslandım. Yıkanmaya ihtiyacım vardı.

Umarım hepinizin yağmurda yürümek için hala zamanınız vardır...
_______________________________________________


http://www.kosulsuz-sevgi.com/yeni-eklenen-mesajlar/birlik-bilincine-acilan-1111-kapisi/

16 Kasım 2013 Cumartesi

POZİTİF

Direndiğiniz şeye dönüşürsünüz. Direndiğiniz her neyse, sizin onunla mücadele ederken harcadığınız enerjiyi kullanarak hayatınızda kalmayı sürdürür.

Asla başarısızlığa ya da yoksulluğa direnmeyin. Onun yerine başarıyı ve zenginliği kendinize çekin. Olumsuzluklara direnmek yerine, her zaman olumlu düşüncelere odaklanın.

DİANA COOPER

SÖZ

Söz; hayat ya da Tanrı adını verdiğimiz bir güç sayesinde vardır. Söz gücün kendisidir, niyettir, işte bu yüzden hangi dili konuşursak konuşalım, niyetimiz sözcükler aracılığıyla ortaya çıkar.

Sözün kusursuzluğu son derece önemlidir çünkü o elçidir yani sizsiniz.

Söz verdiğiniz mesaja dairdir. Sadece çevrenizdeki her şey ve herkese değil, kendinize verdiğiniz mesaja...

Yarattığınız hikayede sözü kendinizi eleştiren ve yargılayan biçimde kullanıyorsanız, o zaman onu kendinize karşı kullanmış olursunuz ve söz doğruluktan çıkar.

Mutluluğunuz size bağlıdır ve sözü nasıl kullandığınızla ilintilidir.

DON MIGUEL RUIZ- BEŞİNCİ ANLAŞMA

AH O ESKİ AŞKLAR

O aşklar filmlerde mi kaldı yoksa biz mi aşkın hakikatini unuttuk. 


Aşkı nerede arıyoruz? Kalpte mi? Ruhta mı? Güzel bir yüzde mi? Pahalı bir arabanın içinde mi? Mağazalarda mı? Alış-veriş merkezlerinin suni havayla doldurulan binalarında mı? 

Aşk nereye saklandı dersiniz? İçeride bulamadığımızı dışarıda bulmak mümkün mü?

NAZLI AKIN

DAĞ

Çok bunaldığında yüzünü dağlara dön. 
Duruşlarındaki gücü seyret. 
Durmanın ve dinginliğin yüzüdür dağlar. 
Kalbine dağı sor, dağın sırrını. 

Kalp her zaman söyler sırrını sahibine. 
Nazlı Akın

14 Kasım 2013 Perşembe

Melek Fısıltıları


Bir kitap düşlüyorum. 
Sayfalarına dokunuyorum.
Satırlarını okşuyorum.
Sesini duyuyorum.
Kitabı kalbime koyuyorum, her kelimesi içeriden çıkıyor.
Elime alıyorum, kapağında melekler geziyor.
Adını soruyorum, konuşuyor:
“Melek fısıltıları” diyor.
Şefkatle başucuma koyuyorum. Aşk’la seyrediyorum.
Doğacak bir bebeğe hazırlanır gibi, günlerimi ona adıyorum.


Nazlı Akın


Ölüm son mu?

Zaman nedir?

Akıp giden dakikalar mı?

Geçip giden günler mi?

Bir ömrün bittiği an, zamanın neresidir?

Sonsuzluğun içinde zamana yer var mı?

Ölüm nedir?

Göründüğü gibi dramatik ve acı yüklü olan ölümün hakikati midir?

Neden mezarlıklar huzur doludur?

Rüyada ziyarete gelen göçmüş ruhlar genelde “ben iyiyim” derken zamandan bağımsız değil midir?

Ölen uyanır. Yaşayan uyuyorsa eğer ruhuna borçlu kalmaz mı?

Tüm bu soruları beni ölümü sorgulamaya iten, geçen Perşembe trafik kazasında yitirdiğim sevgili akrabam Alp’e borçluyum.

Alp geçen gün rüyamda bana iyi olduğunu söyledi.

Ölümün bir son olmadığını bilmeme rağmen; hakikatini anlamak yaşarken kolay olmuyor. 

Her ölüm  bize bir şey söyler, hisseden kalpler işitir. 

Şimdi öte âleme geçmiş sevgili Alp’i ve tüm ruhları saygıyla anıyorum.

NAZLI AKIN


"Doğum halinde olmayan, ölmekle meşguldür."

~ Bob Dylan ~


"Ana rahminden geldik pazara;
 
Bir kefen aldık, döndük mezara!"


Yunus Emre

"İyi bir insan için yaşam zor, ölüm kolay."
~ Maksim Gorki ~


"Ölüm bireysel bir maceradır."

~ Henri B. Stendhal ~