27 Ekim 2013 Pazar

OYUN

Bugün tek seçeneğim var; kendime şefkat duymak…

Siz hiç kendi saçınızı okşadınız mı? Kendinizi kucakladınız mı?

Kendinize en son ne zaman, iyi olduğunuzu düşündüğünüz bir konuda teşekkür ettiniz?

Kısaca kendinizi en son ne zaman sevdiniz?

Bugün bu soruları sorup duruyorum kendime…

İçsel çocuk gıdıklıyor beni. Güneş var, gökyüzü ışıklı. Oyun oynamak istiyor. 
Onun sevgisi o kadar saf ki… Sarıldığında kalbime ışıktan bir iz bırakıyor. İlahi bir dokunuşla iyileşiyorum…

Çocuk sürekli kendimi sevmeye, yaşamı sevmeye, oyun oynamaya davet ediyor.

Çocuk çok neşeli. Gülmek için nedene ihtiyaç duymuyor.

Çocuğun elini tutuyorum. Köpeği alıyorum. Yola koyuluyoruz.

Masal tadında bir yürüyüş başlıyor. Çocuk ve köpek kahkahalarla adım atıyor, oynuyor, güneşe duruyorlar.

İzliyorum. Yaydıkları neşe bulaşıcı. Komşunun kızı, topunu alıp geliyor. Sonra siteyi süpüren görevli; Sadık Amca. İsmini hatırlamadığım tanıdık yüzler oyuna dahil oluyor.

Köpek, çocuk, komşunun kızı, Sadık Amca ve diğerleri zıplayan topun peşine takılmış; yaşam sadece o toptan ibaretmiş gibi oynuyorlar…

Oyun fırında pişen kek gibi, pembe çilekli şekerler gibi, pamuk helva gibi; “mutfak” kokuyor.

Oyunun kokusunu içime çekiyorum.

İzliyorum; oluşan şifayı, yayılan ışığı…

Oyunun büyüsü kabuğumu kırıyor.

Artık duramıyorum, ayağa kalkıyorum, ben de oynuyorum…

NAZLI AKIN