20 Kasım 2013 Çarşamba

Gül'lü Göl

Serva, çok heyecanlıydı. Bugün bir falcıya gidecekti. Günler önce randevu almış olduğu bu esrarengiz kadın, geçmişi ve geleceği okuyabiliyordu.

Daha önce duymuş olduğu bazı bilgileri dikkate alarak, boynuna işlenmemiş bir ametist taktı. Taş onu koruyacaktı.

Arabasına atladı, kadının evi şehrin merkezine uzaktı. Yol levhalarını takip etti yarım saat sonra “Güllü Göl” göründü.

Bahçesi ortancalarla ve pembe güllerle bezeli iki katlı ahşap evin önünde durdu. 

Kapıyı çaldı, açan olmadı. Etraf sessizdi. Merdivenlere oturdu. Çiçek kokuları yavaş yavaş zihnini boşalttı kadının. Gözleri kapandı.

Şimşek çakması gibi kısa bir sürede falcı kadını gördü. Çimen yeşili gözler, karamel renginde saçlar, beyaz duru bir ten…

Gözlerini açtığında evin kapısı da açılmıştı. Etrafta kimse görünmüyordu. İçeri girdi. 

“Kimse yok mu?” diye seslendi. 

Ev çocukluğunun geçtiği anneannesinin evini andırıyordu. Eski ama ruhu olan bir evdi. İlk kattaki geniş salonda falcıyı göremedi. İkinci kata doğru çıkarken ahşap merdivenlerin gıcırtısı bir ara melodiye dönüştü ya da Serva’ya öyle geldi.

İkinci kat başka bir salona açıldı, alt kattakinden daha geniş bir salon, yatak odası ve mutfak iç içeydi. Evde kimse yoktu.

Tam geri dönmeye karar vermişken masanın üstünde bir kristal küre gördü. Büyüleyici bir kristal diye düşündü. Yakından bakmak istedi, sandalyeye oturdu. 

Fısıltı şeklinde bir ses duydu:

“Dokun ona!”

Biraz korktu ama küreye dokunma fikri onu heyecanlandırdı. Yumuşak bir dokunuşla okşadı bu gizemli kristali. Yeniden gözleri kapandı.

Kendini bir holde buldu, etraf kapılarla doluydu. Bir ses “altı” numaralı kapıdan içeri girmesini söyledi. Holün sonunda kapıyı buldu, içeri girdi.

Falcı onu bekliyordu. Merdivenlerde gördüğü kadındı. Sıcak bir yüzü vardı. İnsanın içinde şefkat uyandırıyordu.

“Hoş geldin Serva, ben de seni bekliyordum. Otursana.”

Oturdum, büyülenmiş gibiydim. Mekandan mekana sıçrıyordum.

“Sana bir fincan adaçayı ikram edelim mi?”

Kısa bir süre sonra içeri bir peri kadar güzel bir kız  girdi, fincanı bıraktı, gülümsedi. Serva hafifledi,  fincanından bir iki yudum alınca kendini daha da iyi hissetti. Aklında yaşamıyla ilgili sorular vardı.

 “Aylardır işsizim, beni gerçekten mutlu edecek bir işe sahip olabilecek miyim?”

“Bu sana bağlı. Sana ve çocuğu yakalamana.”

 “Kristal küreyi bulduğum o ev gerçekten sizin eviniz mi?”

“Hayır.”

“Neden o evdeydim?”

“Şu anda bir rüya görüyorsun. O eve seni biz yönlendirdik. Çocukluğunun tüm anıları orada saklı.”

“Hepsi rüya mı?”

“Bu rüya düşlerinin önünden çekilmen için. Çocuğu dikkatlice dinlemelisin. Oynamasına izin vermen, onunla ilgilenmen gerekiyor. Sen bu çocuğu yeniden doğurup, büyütmelisin. O güce sahipsin.”

“Hepsi rüya mı?”

“Birazdan uyanacaksın, çocuğa iyi davran!"

“Hepsi rüya mı?”

Sayıklayarak uyandı Serva. Gözleri falcıyı aradı. Uyandığını, odasında olduğunu sonradan anladı. Peri kızı ne kadar güzeldi, içtiği adaçayı da; dünyada hiç öylesini içmemişti...

Rüyada neler oluyordu böyle? Hiç falcıya gitmemiş biri için ilginç bir deneyim diye düşünüp gülümsedi. Anneannesinin evini hatırladı, ne güzel bir çocukluk geçirmişti. Oyuna doymuş, o sokağın tadını fazlasıyla çıkarmıştı ama ona çocuğa iyi davran demişlerdi. Demek büyüdükçe içindeki küçük kızı ihmal etmişti.

Çocukluğunda gördüğü rüya geldi aklına. Gökyüzünün katlarını uçarak çıkmış, bulutların içinde Tanrı ile tanışmıştı. Çocukken hep Tanrı’yı merak ederdi. Rüya bu ya; gencecik Hint’li bir erkek karşılamıştı onu. Elini sıkıp “Seni burada görmekten çok mutluyuz” demişti.

"Ben kimim?" diye sormayalı uzun zaman olmuştu. Çocuk cevapları biliyordu.

İçindeki umuda tutunup, çocuğu aramaya karar verdi. Rüya o küçük kızı işaret ediyordu. Onu yakalarsa kendini yakalayabilirdi.

Nazlı Akın