28 Kasım 2013 Perşembe

BİR

Dünyanın ışığı sizsiniz. Hiçbir şey ışığınızın mucizesini yok edemez. Ancak duvarlar onu örtebilir.

İçinizdeki ışığa yönelin ve başkalarının ışığını görmeye çabalayın.

"Bir" olduğumuzda, bizi birbirimizden ayıracak duvarlara ihtiyacımız kalmaz.

Spiritüel yasalar- DIANA COOPER

Kendisi ve gölgesi

Gökyüzüne tırmanıyordum rüyada. Basamaklar sonsuzluğa uzanıyordu.

Merdivenlerden çıkarken,  sol tarafta  mavi renkte bir kapı dikkatimi çekti, çok eski ama bir o kadar da ihtişamlıydı bu kapı. Numarasına baktım, “dokuz” yazıyordu. Bir fısıltı duydum. Kapıya açılan hole yürüdüm, içeri girdim. Orada saçtığı renkli ışıklarla gözümü kamaştıran bir melek gördüm, onu takip ettim. Tünele geldik.  

Melek: ''Seçim sana ait, istersen tek başına yürürsün bu yolu, istersen eşlikçilerle. Haritan kalbin olsun.'' dedi ve kayboldu.

Yol çok karanlık görünüyordu, yine de cesaretimi toplayıp bu yolculuğa çıkmaya karar verdim.

Tünele adım attım, ıslak bir mağaranın küflü kokusu kapladı ortamı. Ayağımın altındaki parlak siyah taşlar fısıldamaya başladı.

“İleride bir orman çıkacak karşına. Ağaçların meyveleri görünür olmuş. Yanılıp da yeme sakın. Zehri çok güçlüdür. Ormanın güzelliğine aldanma, bir an önce oradan çıkmaya bak.”

Kokular keskinleşti, mağaradan çıktım, az sonra orman göründü.

Ormanın güzelliği karşısında büyülenmiştim. Çeşitli meyveler vermiş bu ağaçlar tılsımlıydı. Her bir meyveyi koparıp mideme indirmek istiyordum.  Bir limon ağacına uzandım, iri olanı tam koparacaktım ki bir sincap belirdi.

“Hey sen! Burada ne işin var? Onu kopartmayı aklından bile geçirme.”

Sincabı takip ettim, bir kiraz ağacının önünde durduk, bu kez de kiraza uzandı elim. Sincap engel oldu kirazı dalından almama.

Hangi ağacın önünden geçsek o ağacın meyvesini yemek istiyordum, bir süre sonra çok yoruldum.
Sincap beni yuvasına davet etti, bir ağaç kovuğunun içinde yaşıyordu, içeri geçtim hemen yatağa uzandım, uyudum.

Uyandığımda, sincap bana "Seni karşı kıyıya ben götüreceğim” dedi.

Yola koyulduk. Yeniden ormana girdik. Şimdi meyveler eskisi kadar heyecanlandırmıyordu. Denizin kokusunu aldım. Sincap çok hızlıydı, adımlarımı sıklaştırdım.  Suyun üstünde bir kayık belirdi, içine atladık, küreklere asıldık.

Uzakta bir ada göründü.  Bir Kızılderili kabilesi olmalı diye düşündüm. İnsanlar bir araya gelmiş şarkı söylüyorlardı. Kayık kıyıya yanaştı, sincap bana veda etmeden yok oldu.

Yürüyerek insanların arasına karıştım, kimse beni görmüyordu. Tören başladı. Kızılderililer bir sunağın başına toplanmış, şifa çemberi kurmuşlardı. İçinde henüz görmediğim biri vardı. Tören boyunca bazı kelimelerin tekrarlandığını işittim. Onlara eşlik ettim, şarkılara katıldım, ayaklarımı yere vurarak dans ettim. 

Hatırladığım ama ne olduğunu bilmediğim bir masalın içine düşmüştüm.

Çember dağıldı, nihayet sunaktaki beden görünür oldu. Dehşetle orada yatan vücudumu fark ettim. Yanımda bir erkek vardı. Yaklaştım, ona baktım, içimi tarifsiz duygular sardı.  

Adam sunağın başından kalkıncaya dek orada kaldım. Yürümeye başladı, peşinden gitmeye karar verdim. Ağaçların arasından geçip tanıdık adaçayı kokusunu içime çektim. Yaşadığı çadıra yaklaştığımızda kalbimi büyük bir hüzün kapladı. İçine girer girmez orada daha önce de bulunduğumu hissettim.

Çadırın içinde, onun yattığı yerin yanı başında, kırmızı ve yeşil taşlarla bezenmiş bir bilezik vardı. Yılan formundaki bu mücevherin içinde anlayamadığım bazı semboller gördüm. Bileziği eline aldı, seyretti; o anda beni hissetmiş gibi olduğum yere baktı.

“Bazen varlığını hissediyorum. Kokunu gerçekten duyduğum bile oluyor. Sensiz yaşadığımı hissetmiyorum.”

Ağlamaya başladım, hatırlayamadığım ama içinde dolaştığım bu hikâye beni kalpten vurmuştu.

Dışarı çıktım, ormana karıştım. Biraz yürüdükten sonra, çalıların arasında birini fark ettim. Esmer, uzun boylu, gülümseyen gözlere sahip bu yaşlı adama sarılmak istedim. Bana doğru yaklaştı, gözlerime baktığında yaşadığı şaşkınlık, sonrasında yerini birkaç damla gözyaşına bıraktı.

 “Ceyma sen misin? Gözlerime inanamıyorum.”

 “Ben yüzünü çok iyi biliyorum ama kim olduğunu çıkaramıyorum.”

 “Demek hatırlamak istedin ve ruhun seni buralara fırlattı. Benim cesur torunum. Ben Kâhin, senin dedenim.”

“Neden buradayım bana anlatabilir misiniz?”

“Ceyma; sen buraya ruhunu özgür bırakmaya geldin. Adada acı dolu günlerin oldu ama doğduğun yerde mutlu olduğunu biliyorum. Ateş Kalp’le vedalaşmalısın, yıllardır kendini suçlayarak yaşıyor.”

“Ateş Kalp, sunağın başında gördüğüm erkek değil mi?”

“Evet. Aranızdaki aşk çok büyüktü. Durumun için hala kendini suçluyor.''

''Bana ne oldu?"

“Güçlü bir zehir içtin.”

“Bilerek mi?”

“Adadaki bulaşıcı ölümcül bir hastalık, sevdiklerimizi elimizden alıyordu. Ateş Kalp ve sen bitkilerden oluşan bir ilaç üzerinde çalışmaya başladınız. İçinde zehir barındıran bu karışımın bazı yan etkileri vardı ama onlarca kişinin hayatını kurtardı. İlerleyen zamanlarda hastalık sana da bulaşınca zehri içmeye gönüllü oldun. Fakat beklenmedik bir durumla karşılaştık. Uyudun ve uyanmadın. 

Bugün ölüm yıldönümün, seni sonsuzluğa o sunaktan uğurlamıştık.”

Ormandan sunağa doğru yürümeye başladık. Herkes çadırlara çekilmiş, uykuda olan ada, sessizliğe gömülmüştü. Dedeme baktım, gülümsüyordu, kucakladım onu.

Sunağa uzandım, Güçlü bir rüzgâr çıktı, gözlerim kapandı ama uyumuyordum.

Fırtınanın ortasında Ateş Kalp’i gördüm,  rüzgâra direniyor, ellerimi bırakmıyordu. Fırtına ikimizi de başka taraflara savurdu sonunda, bana seslenişini duydum.

Çığlık atarak gözlerimi açtım, nefes nefese kalmıştım, açık olan pencereden içeri giren yağmur odamı su içinde bırakmıştı. Cam kırılmış, parçaları etrafa saçılmıştı. Yataktan kalktım, neden bilmiyorum, aynada yüzüme bakmak istedim. Terliğimi kontrol ettim, cam kırıklarının üstüne basarak ilerledim.

Işık çakması gibi kısa bir saniye, aynada yüzünü gördüm. Sonra sadece sesini duyabildim:

“Seni arıyorum.”

NAZLI AKIN