10 Aralık 2013 Salı

BEYAZ FIRTINA

Hani o doymayan yanımız var ya; yeni aldığı ayakkabıyı taşırken ikincisini isteyen, yemek yerken akşam ne pişireceğini düşünen, evdeki sevgilisiyle yetinmeyip sokakta hep başkalarına arzuyla bakan...

Benim değilse çok isterim, sahip olunca bıkarım diyen yanımız...

Doyumsuzluğumuz şifalansın yağan kar'la.

Beyaz fırtına, sahip olduklarımız için minnet hissini savursun kalplerimize...

Minnet duymak, doyumun ilk koşulu çünkü...

Sahip olduğum ve olmadığım her şey için şükürler olsun...


NAZLI AKIN

İSİMLERE MASALLAR- PELİNSU


SEVGİLİ DOSTUM PELİNSU'YA EN SAMİMİ DUYGULARLA ...

Pelinsu, doğduğu zaman annesi öyle mutlu olmuştu ki, kızını büyük bir sevgiyle büyüttü. Bebeğini, büyüse de, hep aynı aşkla seyretti.

Ona masallar okudu, parkta oynadı. Tiyatroda çocuk oyunlarını birlikte izlediler, oyuncakları beraber seçtiler; ilgiden ve bakımdan yana şanslıydı Pelinsu…

Daha on sekiz yaşında yaşamın anlamını sorgulamaya başladı.

“Ben kimim?”

“Neden dünyadayım?”

“Ölümden sonra yaşam var mı?”

“Bebekler neden ölür?”

“Rüyalarda gittiğimiz yerler gerçek mi?”

Cevapların peşinde koşarken yirmili yaşlara geldi. İlk aşkı soruları unutturdu. 
İki yıl süren ilişkisinde büyüdü, olgunlaştı.

Üniversitede psikoloji okudu, yeniden âşık oldu, evlendi, iki çocuğu oldu. Annesi gibi o da çocuklarını çok seviyordu. Onlarla yeniden büyüdüğünü hissediyordu. Yine de yalnız kaldığı zamanlarda varoluşunu sorgulamaktan hiç vazgeçmedi. Çocukları okula başlayınca, soruları çoğaldı.

Evde kimse yokken kendi varlığının ne kadar anlamlı olduğu sorusu bir türlü aklından çıkmıyordu. Hep şunları düşünüyordu:

“Evet, her şeyim var. Kocam, çocuklarım, param, arkadaşlarım ama bir gün öleceğim. Ölüm her şeyi sıfırlıyor. Anlamları kaybediyorum, her şey çok saçma… Neden buradayım? Neden doğdum? Ölüm nasıl bir şey?”

Bir gece kafasında bu sorularla uykuya daldı. Rüyasında doğduğu günden şimdiki haline kadar olan yaşantısını, bir sinema salonunda, film gibi seyretti. Bazen kendisine çok güldü, bazen de ağladı…

Yaşantısının filmi sona erdikten sonra yanına bir kadın geldi. Sarı saçlı, yeşil gözlü bu varlık insandan çok meleği andırıyordu.

“Merhaba Pelinsu, seni görmek öyle güzel ki! Zamanımız çok uzun değil o nedenle hemen konuya gireceğim. Bana sormak istediğin şeyler varmış.”

“Evet, evet var. Burası gerçek mi?”

“En az yaşadığın dünya kadar gerçektir.”

“Ben yaşamın anlamını kaybettim. Neden dünyadayım?”

“Dünyada olmayı sen seçtin. Yaşadığın her şey yaşam planının parçası… Anlamı kaybettin çünkü hayattaki en büyük tutkunu unuttun. Senin misyonun insanları iyileştirmek. Yeniden çalışmaya başlarsan anlamı bulacaksın. Bir kişiye dahi faydan dokununca hatırlayacaksın neden dünyada olduğunu”

“Ne yapmalıyım?”

“Psikoloji okudun, insanları anlıyorsun, davranışlarının altında yatan nedenleri biliyorsun. Ama daha iyi yaptığın bir şey var: Yazmak! Yazdıklarını neden kendine saklıyorsun?”

“Ben okunmaya değer olduklarını düşünmemiştim.”

“Uyandığında kendine bir blog açacaksın, yazdıklarını paylaşacaksın. Yazmak senin yaşam amacın… Bana bir söz vermeni istiyorum, ne zaman anlamı kaybedersen, eline bir kalem alacaksın ve yazacaksın. Tamam mı?”

“Tamam.”

“Şimdi uyanman gerekiyor. Merak etme yeniden görüşeceğiz”

Pelinsu gözlerini açtığında gülümsüyordu. Hemen çekmeceyi açtı, sakladığı defterlerini çıkardı, en sevdiği yazılarına işaret koydu. Bilgisayarı açtı, kendine bir blog oluşturdu. Sözünü tuttu.

Anlam geri geldi...

Yazmak hayatının düşüydü, unutmuştu, yeniden hatırladı…

NAZLI AKIN 

(Sevgili Doğan bizi bir araya getirdiğin için sonsuz teşekkürlerimle...)