Bu Blogda Ara

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Karma yoga



Karma, Sanskritçe kri kelimesinden gelir, “yapmak” demektir, bütün fiilleri kapsar. Karma ektiğini biçme anlamında ele alındığında “ekme” kısmını, kaderse “biçme”, “sonuç”, “meyve” kısmını temsil eder. Sadece fiziki eylemlerimiz değil, sözlerimiz ve düşüncelerimiz de fiildir. 

Düşüncelerimizden ve sözlerimizden sorumlu olduğumuzu idrak ettiğimizde rastgele zihin faaliyetinde bulunmamaya, boş konuşmamaya özen gösteririz. Yaptığımız işi severek yaparız, hizmet etmenin zevkine varırız. Dünyaya en zararı vererek yaşar, etrafımıza faydalı olmaya çalışırız.

Karma yoga fiildeki tavırla ilgilenir. Fiildeki tavrın önemini Swami Vivekananda şu sözleriyle açıklamaktadır:

“Bir kişinin karakterini gerçekten yargılamak isterseniz, bu kişinin yaptığı büyük icraatlara bakmayın. Her budala arada bir kahramana dönüşebilir. Aksine, bu kişiyi en sıradan icraatları yaparken izleyin; sıradan fiiller bu büyük kişinin gerçek karakterini size anlatacaktır. Büyük olaylar en düşük seviyeli insanları bile belli bir yüceliğe yükseltebilir ama sadece karakteri aynı kalan, nerede olursa olsun değişmeyen kişi gerçekten yüce bir kişidir.”

Karma yogaya göre fiil adına fiilde bulunmak yeterlidir, fiilin meyvesini Tanrı’ya bırakır. Ödül ve cezayla ilgilenmez, en büyük ödül bencillikten kurtulmak, çıkar hesabı yapmamaktır. İnsanın en büyük sorunu ödül beklentisidir. Sorumluluk duygusuyla yaşamanın kendisi bir ödüldür. Bunu kısa bir süre için bile başarmak kendimiz üzerinde kontrol sahibi olmak demektir. Bu en büyük güçtür, kişinin egosunu dizginleyebilmesinden daha önemli bir şey yoktur.

Yine en büyük yanılgılarımızdan biri dünyanın bize gereksinim duyduğu fikridir. Bu düşünceyi putlaştıran insan yaptığı iyilikleri kendine mal eder, karşılık bekler, şöhret ister, unvan peşinde koşar. Elde ettiği gücü ismini daha çok duyurmak için kullanır sonunda kendi adına aşık olur.

“En büyük zayıflık, sıklıkla kendisini en yüce iyilik ve güç gibi gösterir. Herhangi birinin bana muhtaç olduğunu ve başka biri için iyi işler yapabileceğimi düşünmek bir zayıflıktır. Bu inanç tüm bağımlılığımızın sebebidir ve yaşadığımız tüm acılar, bu bağımlılıktan ortaya çıkar.
Doğanın gidişatı hiçbirimiz için durmaz; halihazırda işaret edildiği üzere, size ve bana -yalnızca kutsanmış bir ayrıcalıkla- başkalarına yardımcı olarak, kendimizi eğitebilmemize izin verilmiştir. Yaşam içinde öğrenilmesi gereken büyük ders budur.

Akıl ve sinirlerinizi dünyanın size veya başka birine muhtaç olmadığı düşüncesini anlama yönünde eğittiğinizde, fiilden dolayı acı duymayla ilgili hiçbir tepki gelişmeyecektir.”

Swami Vivekananda- Fiilin Sırrı- Karma YOGA - Purnam Yayınları

Dünya bana ya da yaptığım iyiliklere muhtaç değilse kendimin önemli olduğu fikrini terk etmeliyim…  Bu hiçbirimiz için kolay değil, bütün sistem ne kadar özel olduğumuz fikriyle bize bir şeyler satın aldırmaya çalışıyor. Egonun en sevdiği şey de bu; nadide bulunan mücevher gibi ne kadar farklı olduğumuzun altının çizilmesi. Ancak yüksek bir anlayış bizi kendimizle ilgili derin yüzleşmelere taşıyabilir. Bu noktada kendini analiz yeteneği devreye giriyor, kendi üstümüzde bıkmadan, usanmadan çalışmalıyız.

“İlk görevimiz kendimizden nefret etmemektir; çünkü ilerlemek için önce kendimize, daha sonra Tanrı’ya inancımız olması gerekir.” (Swami Vivekananda- Fiilin Sırrı- Karma YOGA - Purnam Yayınları)

İlk işimizin kendimiz üzerinde olması görev fikrine nasıl yaklaşacağımızı belirler. Çoğu zaman kendimizi sevmeyi başaramayız. Yıllardır kendini sevme konusunu düşünmüş, kendimle ilişkimi yoluna koymak için çabalamış biri olarak en acil görevimizin bu olduğunu düşünüyorum. Kalbimizden varlığımıza sevgi yollayabilmek önemlidir;  dışsal bir desteğe bağımlı olmadan motive oluruz, şevkle, cesaretle iş çıkarırız. İçsel barışı sağlamanın varoluşla uyum içinde yaşamak adına en önemli görev olduğunu düşünüyorum.

Karma yogadaki meyveyi terk etme fikrine rağmen şehir hayatında bizi motive eden şey genellikle ödül beklentisi oluyor. Bu konuyla ilgili eğitmenimiz güzel bir çözüm önerdi. Üç işin bir tanesini beklentisizce yapmak…

İyilik yapmaktan anladığımız ne? Beklentisizce vermek ne demek biliyor muyuz? Para kazandığımız işi seviyor muyuz? Kazandığımız paranın tamamını kendimiz için mi harcıyoruz? Para nedir? Para harcarken ne hissediyoruz? Bu ve benzeri sorular üstünde derinleşmenin madde algımızı dönüştürebileceğine inanıyorum. Eğitmenimiz karma yogadaki görev anlayışını derinleştirmek adına gönüllü olarak çalışmanın hepimize pozitif katkıları olacağından söz etti. Stajlarımızı da bu anlayışla çeşitli kurumlarda gerçekleştirdik.

Ben de iş yapmaktan ne anladığımla ilgili düşünmeye başladım. Ev işlerini yaparken çok şikâyet ediyordum. Ütü, çamaşır ve bulaşık gibi işler, geleneklerle tamamen kadının üstüne yıkılmış toplumumuzda. Her gün aynı işleri sıkılmadan, söylenmeden yapabilmek için tam bir farkındalıkla çalışmak gerekiyor. Aslında evdeki işleri bitirmenin verdiği hisler tatmin edicidir, bedene ve ruha yansıyan arındırıcı bir etkisi olur. İş kadını rolüyle durum biraz değişmeye başlasa da her evde düzeni kuran ve devam ettiren dişi güçtür.

Çalışan evli bir çift düşünelim, ikisi de eve aynı saatlerde geri döner, adam bacaklarını uzatır, dinlenir, kadın yemek, çamaşır, ütü derdine düşer. Kadın feda eden taraftır, bu anlayışı benimseyemediği takdirde şikâyet eder, mutsuz olur. Yüksek sesle dile getirmeden içinde mutsuz olması da aynı şeydir. Fiildeki tavrın bu derece belirleyici olması dilden çıkan sözcükleri ve kalpten geçenleri içermesinden kaynaklanır.

Yapılan işi,  söylenen sözü ve akıldan geçenleri aynı seviyeye çekmek fiildeki ustalıktır.

26 Temmuz 2015 Pazar

8 basamaklı yol - Yama-Niyama


Yoganın babası kabul edilen Patancali'ye göre yoganın sekiz basamağı


Yama- Sosyal davranış kuralları

Niyama-Kişisel davranış kuralları

Asana- Yoga duruşları

Pranayama- Sadece nefes kontrolü değil yaşam gücünün kontrollü olarak genişlemesidir. (Yoga ve ayurvedadan)

Pratyahara- İçe dönüş, beş duyunun geri çekilişi, fiil organlarının geri çekilişi, aklın geri çekilişi, pranayı da geri çekebilirsin.

Dharana- Konsantrasyon, odaklanma

Dhyana- Meditasyon- Çabasız odaklanma

Samadhi- Aydınlanma- Her şeyin birliği

Sosyal davranış kurallarının ilki ahimsa yani zarar vermeme ilkesidir. Dünyaya en az zararı vererek yaşamak en büyük sorumluluğumuzdur. Bu ilke öncelikle her canlının yaşam hakkına saygı duymayı içermektedir. Bütün yaşam formları ilahidir, eğer yaratılmış olan her zerre O’nun yüzüyse, O olmayan hiçbir şey yoksa, herkese ve her şeye özenle yaklaşmalıyız. 

Dünya döndükçe ıstırap olacaktır, acı çeken hangi yaşam formunun içindeki ruh olursa olsun birbirimize görünmeyen iplerle bağlı olduğumuzu hatırlamalıyız ama acıyı maddesel avantaj için kullanmamalıyız. Birbirimizin çektiği acılara duyarlı olmak yine bu ilkenin konusudur.
Kişi, sözsel olarak ve akıl seviyesinde de zarar vermemelidir. İki dudağımızın arasından çıkan her sözcüğün titreşimi vardır, başkalarıyla ilgili kurduğumuz her cümle aynı hızla bize geri dönen bir top gibidir. Dedikodudan uzak durmak, dilimize hâkim olmak ta zarar vermeden yaşamaktır. Bir başkası hakkında kötü düşünmek de ahimsa ihlalidir.

Satya yani doğruluk ilkesi ikinci ilkedir. Kişinin kendine ve çevresine karşı dürüst olması vicdanen rahat yaşaması anlamına gelir. Bir başkasına yalan söylerken kendimizden uzaklaşırız. Kendi gerçeğimizi başkalarını suçlamadan kabullenmeliyiz. Etrafımıza karşı samimi bir tutum geliştirmeliyiz, olmadığımız biri gibi davranmaya çalışmamalıyız.

Asteya yani çalmama üçüncü ilkedir. Bize ait olmayan hiçbir şeyi almamaktır. Sadece nesneleri içermez örneğin insanların zamanını ve enerjisini de çalmamalıyız.

Brahmacharya yani arzuların kontrolü dördüncü ilkedir. Sadece cinsel enerjinin kontrolünü içermez, her tür bağımlılığımız bu ilkenin konusudur. İş bağımlılığı, bir annenin çocuğuna aşırı düşkün olması, her tür madde bağımlılığı örnek gösterilebilir.

Aparigraha yani beklentisizlik, sahiplenici olmama beşinci ilkedir. Yaşarken en sık düştüğümüz tuzak fiilin meyvesini sahiplenmektir. Biriktirmemek, paylaşmak hayattan keyif almamızı sağlar. Sadece parayı değil bilgiyi paylaşmak ta bir sorumluluktur.

Niyamalar kişisel davranış kurallarıdır. Saflık (Sauça) , Halinden hoşnut olma (Santosha) , Disiplin ya da kendini dizginleme (Tapas), Ruhsal okuma, iç gözlem (Svadyaya) , Teslimiyet ya da inanç (Isvara pranidhana) olarak beş adettir. . 

Halinden hoşnut olmadan yaşama sevinci hissedemezsiniz. Satvik (saf) bir hayat tarzı, yediklerimizden düşüncelerimize kadar saflaşmayı anlatır. Kendini analiz etme yeteneği geliştirmeden ilerleyemezsiniz. Öz-disiplin ve uygulamada devamlılık kendimize söz geçirmek ve ipleri egonun elinden almak anlamına gelir. Teslimiyet kendinden yüksek bir güce inanmak ve kontrolün her zaman bizde olmadığını hatırlamaktır.


Yama ve niyamalar “yoganın on emri” diye bilinir. Patancali bu kurallar üzerinde derinleşmeden yoga ve meditasyon uygulamaları yapmayı uygun bulmaz. Bu kuralların biri üzerinde bile hakimiyet sağlamanın aydınlanmaya götüren yolda kişiyi saflaştırdığı söylenir. 

Nazlı Akın 

23 Temmuz 2015 Perşembe

Uyum

Bugün çok yakın bir arkadaşıma şu cümleleri kurarken yakaladım kendimi:

“Biz aslında kendimize inanmıyoruz Özlem, başkalarının bizim hakkında ne düşündüğüne inanıyoruz, arkadaşlarımızın dış görünüşümüz hakkında söylediklerine inanıyoruz, sezgilerimizi elimizin tersiyle itip, olayları başkalarının algısına göre anlamaya çalışıyoruz.

Biz içimize doğan, temiz sesleri duymazdan geliyoruz da yeni tanıştığımız birinin sözlerine inanıyoruz. Kendimizle ilişkimiz öyle tutarsız ki, iç sesimizin değerini bilmiyoruz. İşin acayip yanı ne biliyor musun? Bilge yanımız, kalbimiz aracılığıyla hala konuşuyor bizimle, küsmüyor, kaç kez söyledim dinlemedi demiyor, yargılamıyor, sabırlı bir öğretmen gibi bıkmadan şefkatle konuşuyor.

Aklımızı duymaya öyle alışmışız ki, kalbimiz küçük bir çocuk gibi tekrar etmek zorunda kalıyor biz işitene kadar. Kendimizden yüksek bir güce teslim olduğumuz nasıl da yalan… Kontrol etmek için çıldırıyoruz. Bir olay istemediğimiz gibi geliştiğinde içindeki inayete odaklanmak yerine “vay başıma gelenler” diyerek tepiniyoruz.

Şimdi soruyorum sana, Yaradan’a gerçekten inanmak bu mu? Kendimizi bu kadar az severken O’nu sevmeye çalışmak mümkün mü?”

Bu konuşmanın hemen üstüne sınavları gelmez mi, geldi çok şükür…

Her an varlığımla uyum içinde yaşamaya niyet ediyorum.

Nazlı Akın 





22 Temmuz 2015 Çarşamba

Abhyasa- Vaıragya

“Müthiş bir adanmışlık yoksa, muhteşem bir başarı da yoktur.”

Anthony Robbins

Abhyasa- Vaıragya

Abhyasa, disiplin ve düzenli uygulama anlamına geliyor. Bence toplum olarak istikrarlı uygulama yapma konusunda tembeliz. Düzenli televizyon seyretmeyi, sağlıklı beden çalışmalarına tercih ediyoruz. Oturmayı seviyoruz, dinlenmekten anladığımız şey oturarak bir şeyler yapmak.

Bu yaşıma gelinceye kadar en az on defa fitness salonu üyeliği başlattım. Yürüyüş bandı aldım, yürüdüm, sıkıldım, bıraktım. Pilates topu ve cdleri aldım uyguladım, sıkıldım, bıraktım. Ne istediğim konusunda hep çok kararsızdım. Heves etmekle gerçekten istemek arasındaki farkı yıllar geçtikçe anlamaya başlıyorum. Genelde insan olarak geçici arzulara kapılıyoruz. İsteğin yoğunluğu öyle bir noktaya geliyor ki, “ben bunu artık kesin yaparım” duygusu bir şeylere başlamamıza neden oluyor. İstek, hızla içi boşalan bir balon gibi sönümlenince, ilgimizi çekmiyor. Kendimizi tanıma süreci bu düşüp kalkma anlarına son verme farkındalığını elde edinceye kadar devam ediyor.

Yoga yapma konusuyla ilgili hiç baskı hissetmedim, kendiliğinden oluşan bir disiplin gelişti. Matı isteyerek yere sererim ve üstüne çıktığımda hangi duruşları yapacağımı düşünmem. Gözlerimi kaparım ve aklıma gelen asanalarla akar giderim. Yoga bana yaşamla birlikte akmanın nasıl bir şey olduğu konusunda epey fikir verdi. Akışta zorlama yok, baskı yok, direnç yok, kendiliğinden oluşan bir doğallık var. Hadi yoga yapalım derken içimde bir çocuğun parka giderken duyduğu neşe oluşuyor çoğu zaman.

Yaşam her zaman kolay değil tabi ki… Bazı günler yataktan zor uyanıyorum, evden çıkmak istemiyorum işte abhyasa o noktada devreye giriyor. O matı yine de yere seriyorum. Ne isteyip ne istemediğini söyleyen sese kulak tıkıyorum. Kalbimdeki huzurlu alana odaklanıyorum.
Tiyatro kökenli olduğum için sahneye istemeden çıkmanın nasıl olduğunu bilirim. Sahneye o duyguyla çıkmak seyirciyle samimi bir bağ kurmanızı engeller. Bugün oynamak istemiyorum diyen tarafınızı hızlıca iyileştiremezseniz iyi bir performans gösteremezsiniz. Perde kapandığında sizi nezaketen alkışlarlar. Yaşamda ya da sahnede ne kadar samimi olduğumuz hemen hissedilir.

 İyi oyuncular çok çalışkandır. Düzenli olarak bedenleri üzerinde çalışırlar. Oyunculuğa duydukları aşkın hiç kaybolmadığını görürsünüz. Bütün oyuncu arkadaşlarım yoga yapsın isterdim. Beden denen enstrümanı kullanmanın, kontrol etmenin ve bir oyuncunun en çok ihtiyaç duyduğu akıl sakinliğinin yolu yogada saklı.

Disiplin denen ilkenin düzenli ve sağlıklı yaşama yolunda en önemli basamak olduğuna inanıyorum. Kendimiz üzerinde de hiç bıkmadan çalışmalıyız. İkinci adım vaıragya , bırakma, bağımlı olmama anlamına geliyor. Bizler alışkanlıklarımıza düşkünüz. Zararlı olanları bile tutuyoruz, o kadar da zararlı olmadıklarına ikna ediyoruz kendimizi. İnsan zararlı olan şeylere gösterdiği ilgiyi yaşamını düzeltmeye ayırsaydı daha mutlu olurdu.

Kimi zaman sağlıksız bir ilişkiyi kimi zaman zararlı gıdaları bırakmaya yanaşmıyoruz. Sağlıksız ilişki ruhsal gerginlikler yaratırken, kötü beslenme alışkanlıkları bedensel sıkıntılara yol açıyor.

Dönüşmeye, değişmeye giden yol çabayı bırakmamaktan geçiyor. Heves etmekle kalmamalıyız. Kendimiz üzerinde çalışmanın varlıksal gücü büyüttüğüne inanıyorum. Yaşamın anlamı o gücü ortaya çıkarmakta saklı. İçimizdeki güç, kendimizi sevmeyi idrak ettiren ilahi yönlendirmedir… 

İçsel güç uyandığı an dışarıdan beklemenin saçmalığını anlarız. Kendimiz için harekete geçmenin sonucu varoluşla uyum içinde yaşamaktır. Varlığıyla uyum içinde olan insanları hemen fark ederiz, etrafa da aynı dalgayı yayarlar. Onların yanında değerli hissedersiniz çünkü kendilerini severler.

Kendimizle ilgili meseleleri de bazen kendimizden yüksek bir güce bırakmayı öğrenmek gerekiyor. Çağımız insanının en büyük hastalığı kontrol delisi olmak… Hepimiz en ufak bir aksilikte, rutin bir şey aksadığında çileden çıkıyoruz. Her şeyi “ben” yapıyorum duygusu öyle köklenmiş ki içimizde, Tanrı’ya duyduğumuz teslimiyet tatlı bir masal sanki…

Teslimiyeti kadercilikle karıştırmaya, hayatımız için harekete geçmemeye “bırakmak”  diyoruz. Bu tam anlamıyla kendimize yalan söylemek. Evde oturup mutsuz bir şekilde beklemek ve ben işleri Tanrı’ya bıraktım demek varlığımıza ihanet etmektir. En sıkışık anlarda hiç pazarlık etmeden teslim olmak bırakmayı bilmektir. Oysa insanoğlu hep işine geldiği gibi yaşar. İstekleri yerine gelsin diye Yaradan’la ticaret yapmaya kalkışır.

“ Rabbim! Sen bana istediklerimi ver ben de sana kurban veriyim, bağış yapayım, fakir sevindireyim, açları doyurayım, cami yaptırayım…”


Kamil insan olmak yaşamlarımızın sorumluluğunu almaktan geçiyor. 

Nazlı Akın'la yoga dersleri İstanbul Yoga Merkezinde gerçekleşmektedir. Detaylı bilgi için akinnazli05@gmail.com adresine mesaj bırakabilirsiniz.


20 Temmuz 2015 Pazartesi

Ramon'la buluşma

“Gitmek istiyorum” dedi öteki.

“Şöyle alıp başımı gitmek, uzun bir yürüyüşe çıkmak… Giderken; arkada bıraktığım hiçbir şeye takılmadan, sakin, huzurlu, yol almak…”

“Gidemezsin” dedim.

“Sorumlulukların var. Bir işin, bir sevgilin, evcil hayvanların, annen, baban, akrabaların, her gün temizlenmesi gereken bir evin, ödenecek faturaların, pişirmen gereken yemeklerin var.”

“Gitmek istiyorum” dedi yeniden.

Hiç susmuyordu. Sürekli şımarık, yaramaz bir çocuk gibi gitmeyi ne kadar çok istediğini söylüyordu.

“Nereye?” diye sorduğumda verecek bir cevabı yoktu.

“Daha nereye gitmek istediğini bile bilmiyorsun.”

“Yola çıkarsam hatırlarım. Sadece küçük bir çantaya ihtiyacım var. Sadeliğe, kırlarda dolaşmaya, ağaçlara dokunmaya, çimlere basmaya ihtiyacım var.”

“Bu kadar mı?” dedim, sustu.

“Bunların hepsini şehirde de yapabilirsin.”

“Sensiz olmaya ihtiyacım var.”

Bu cevap sırtımda tuhaf bir titreşimle gezinerek, kalbime doğru yolculuğa çıktı.

“Bir kere denesek, bana izin versen. En azından hayal kurmama izin ver.”
Çaresizdim, susmuyordu, kabul ettim. Gözlerimi kapadım. Kontrol artık bende değildi. Onun çok arzuladığı gibi, hayalini ellerine teslim ettim, seyretmeye başladım.

Küçük bir sırt çantasına az sayıda gerekli eşya koydu. Çıkarken defterini de sıkıştırdı içine. Ayağına spor ayakkabılarını geçirdi, hızlıca merdivenlerden inmeye başladı.

Yolda komşularını gördü, hınzırca bir tebessümle selamladı hepsini. Bulunduğu yerden sahile kadar geldi, sağdaki “koru” tabelasını takip etti. Neşeli adımlar attı. Sek sek oynar gibi zıpladı, ağaçlara dokundu, ayağıyla toprağı tekmeleyip toz çıkardı, bir çiçek koparıp kulağının arkasına taktı.
Yetişkin bir kadından beklenmeyecek her şeyi yaptı.

Bir ağacın altında durdu, ayakkabılarını çıkardı:

“Bunu hep yapmak istemiştim. Duyuyor musun beni? Senin manyak hijyen takıntıların yüzünden hiç çime çıplak ayak basamadım. Oh be! Bak! Bak!”

Yalın ayak tepinmeye başladı, nefes nefese kalıncaya kadar tepindi. Sonra ağacın altına sırt üstü uzandı, kollarını iki yana açtı, suratında kocaman bir gülümseme vardı.

Orada öyle dakikalarca yattı. Toprak ve yeşillikle aşk yaşadı. Ayağa kalktığında, birini beklermiş gibi etrafa bakındı. Yere düşen sararmış bir yaprağı aldı, çantadaki defterinin arasına yerleştirdi.

O sırada koruda beyazlar giymiş bir erkek belirdi. Siyah kıvırcık saçları, badem gözleri, esmer yanık teniyle ışıklı bir enerji yayıyordu. Beyaz elbisesi ile göksel bir varlığı andırsa da, yüzüne bakınca erkek çocuğu gibiydi. Otuzlu yaşlarda, şefkat enerjisi yayan, sevgi dolu bu varlık, ötekine doğru yaklaşırken çok mutlu görünüyordu.

Öteki onu görür görmez yerinden fırladı. Koşarak kucakladı adamı. Öyle sıkı sarıldılar ki adeta hasret giderdiler.

“Ramon! Seni çok özlemişim…”

Öteki, Ramon’un elinden tuttu, aynı ağacın altına oturdular.

“Ramon nerede kaldın?

“Daha önce görüşebilirdik ama sana ulaşamadım.”

“Onun yüzünden. Ramon neden gülüyorsun? Tamam; o da benim bir parçam kabul ediyorum ama sahibim değil.  Ramon gülme artık.”
“Ufaklık, parçaları boş ver bütüne bak. Aslında ayrı değilsiniz, birbirinizi kabul etmekle ilgili sıkıntılarınız var.  Seni kontrol etmek hiç kolay değil, onu da anlamalısın. Bazen sana ayak uyduramıyor.”

“Ben yaşamak istiyorum. O, kontrol etmek istiyor. İkisi bir arada mümkün değil.”

“Yürüyelim mi?”

“Tamam. Ama birazcık sihre ihtiyacım var.”

Ramon korunun çıkışında beliren beyaz kapıyı gösterdi.

“Yaşasın, masal ülkesine mi gidiyoruz?”

“Hayır. Ama burayı da seveceksin.”

Öteki çantasını topladı, yürüyerek kapıdan içeri girdiler. Kapı daha önce hiç görmediğim bir şehre açıldı. Sokaklar şeffaf cama benzeyen bir maddeden yapılmıştı. Binalar kristaldi. Her şey üstüne basıldığında kırılacakmış gibi duruyordu.  Öteki, halinden memnundu.

“Ramon burası çok güzel. Kristal şehre bayıldım. Sokaklar neden boş peki?”

“Sakinleri henüz buradan haberdar değil, şehir yapım aşamasında.  Seni buraya getirdim çünkü yenilenme enerjisine çok ihtiyacın var. Bu sokaklarda yürümek ruhunu onarıyor. Daha doğrusu şimdi seninle çalışıyoruz ama sen pek farkında değilsin.”

“Bu ona da iyi gelecek mi?”

“Sana iyi gelen her zaman ona da iyi gelir ufaklık.”

Şeffaf bir kapıdan içeri girip gümüşi merdivenleri tırmanmaya başladılar. Merdivenler geniş bir salona bağlandı. Yan yana dizilmiş kristal yataklardan birine uzandı öteki. Ramon ellerini onun alnına koydu.
Ramon’un sıcaklığı bütün bedenimi kapladı. Orada ona ne oluyorsa yattığım yerde ben de aynı tesirleri hissediyordum.

Kalbimden çöp torbaları çıkaran kadınlar gördüm. Olağanüstü hal ilan edilmiş ülkeler gibiydim, içimi kaplayan sessizlikte bütün kirimi ışıktan ellere bıraktım.


Nazlı Akın