Bu Blogda Ara

8 Nisan 2019 Pazartesi

Aile Dizimi


Yaklaşık bir ay önce tuhaf bir rüya gördüm. Evimde daha önce görmediğim ama holde yerde oturmasını hiç yadırgamadığım bir erkek oturuyor. Siyah uzun paltosuyla savaştan yeni çıkmış bir hali var. Ona neden koltuğa oturmadığını soruyorum, cevap alamıyorum. Bu rüyadan sonra aile dizimini araştırmaya karar verdim ama tuhaf bir şekilde yapmadım. Rüyadan günler sonra eski arkadaşım Sevil, facebook üzerinden bana bir davet gönderdi. Kadıköy’de, bir danışmanlık merkezinde  “aile dizimi” yaptığını, katılmak isteyip istemediğimi sordu.  Ertesi gün Sevil bana geldi, kahve içtik, sistemin tarihçesini, işleyiş şeklini konuştuk. Pazar günü buluşmak üzere sözleştik ama grip oldum gidemedim.  
Bugün neden bir ay önce değil de bugün gittiğimi anlıyorum. Bazı çalışmaları kimlerle yaptığınız  kaderseldir, yolları mutlaka kesişecek bu insanlar zamanı gelince bir vesileyle buluşur ya da buluşturulur. 

Güneşli bir Pazar günü sabahın on birinden akşamın altısına kadar dokuz kişilik bir şifa ekibinin içindeydim. Aile diziminde neler olup bittiğinden söz etmeyeceğim, hikâyeleri izinsiz anlatamam ama her açılımın kutsal bir yaratıma dönüştüğüne tanıklık ettim. Kutsallığı, büyük dönüşüm potansiyelinden ve güçlü şifasından kaynaklanıyor.

Ben bugün açılım yaptırmasam da, katılımcı olarak alanın içinde yer almanın bile büyüleyici olduğunu itiraf etmeliyim. Grubun uyumu, şefkati, hoşgörüsü, sabrı, cesareti beni yüreklendirdi. Geçmişimizin, benzer ebeveynlere sahip olmanın getirdiği yakınlık aramızda kolayca tutuşan sevgi alevini körükledi. Günün sonunda aile diziminin ne olduğunu ne işe yaradığını anlamak için neden bu kadar beklediğimi anladım. Ben bugünkü grupla buluşmayı beklemişim. Her birine en içten teşekkürlerimi yolluyorum.

 Sevil’in yumuşacık enerjisiden, konuya olan hakimiyetinden, sabrından, samimiyetinden de çok etkilendim. Bu tip çalışmaları kimin yönettiği çok önemli. Beni müşteri olarak gören danışmanlardan, yoga stüdyolarından, enerji terapistlerinden daima uzak durdum. Sevil’le çalışmak, güvenmek çok kolay, tanışırsanız bana hak vereceksiniz.

Nazlı Akın 

Aile diziminin ne olduğunu bilmeyenler için Ayşe Arman’ın , Mehmet Zararsızoğlu’yla yaptığı röportajdan bir bölüm paylaşıyorum.

 Hepimizin bir aile matrisi var. Nedir bu? Geçmiş nesillerimiz. Anne ve babamızdan gelen birinci dereceden kan bağıyla bağlı olduğumuz akrabalarımız. Halalarımız, teyzelerimiz, amcalarımız, büyük amcalarımız, dedelerimiz, anneannelerimiz... Onlar, güzel şeyler de yaşamışlar  travmalar da. Evlilikler, düşükler, küçük yaşta ölümler, göçler, evlat verilmeler, hatta cinayetler. Hayat, onlara ne getirdiyse, hepsi o matriste yer alıyor. Genlerimiz kalıtımsal yolla geçiyor ya, geçmişte aile matrisimizde vuku bulan, cinayet, göç, kayıp ve diğer travmalar da sonraki gelen nesillere devroluyor. Farkına bile varmadan, kaderi kötü bir dayıyı, amcayı, hatta bir büyükbabayı bir şekilde temsil ediyoruz.
 Biyolojide “morfik rezonans” diye bir kavram var. İngiliz biyolog Rupert Sheldrake, canlıların dünyasındaki her şeyin bir yerde kaydolduğunu söylüyor. Yaptığımız her şey kayıt altında. Dünyada sır yok. Kuantum fiziği de, zamansızlık ve mekansızlık ilkesinden söz ediyor, hiçbir şeyin dünyada kaybolmadığını ve tekrar ettiğini anlatıyor... Eğer geçmişine dönüp bakmıyorsan, büyük resmi bilmiyorsan, görmüyorsan, sistemdeki kayıtlı bilgilerden habersizsen, ilgisizsen, dile getirmiyorsan, anlatmıyorsan, konuşmuyorsan, bu mekanizma çalışıyor ve çok kuvvetli bir şekilde, aile büyüklerinin kaderleri yeni nesillere sirayet ediyor. Ama çoğunlukla insanlar bunun farkında bile olmuyorlar. Geliyorlar, görüyorsunuz gayet düzgün insanlar, en iyi okulları bitirmişler, yaldızlı diplomalara sahipler, ama hiçbir şekilde içsel boşluktan kurtulamıyorlar.”

5 Nisan 2019 Cuma

Küçük Bir Sıçrama


Bu içsel sıkıntı, “Zaman’la” didiştiğim için yakamı bırakmıyor. Zaman’ı, aklımla anlama çabasına son vermeliyim. Anlaşılmaz olduğunu, genişleyerek hayatıma yayıldığını, her yeni gün beni yutmaya biraz daha yaklaştığını biliyorum. Yine de, zamanda sıçrama hakkım olsaydı, kesinlikle doğmadan önce bulunduğum yeri ziyaret etmek isterdim.

Zaman’ın, takım elbiseli yakışıklı adamları “küçük bir sıçramanın aramızda lafı mı olur?” demediler. İyi gizlese de mafyadır zaman. Gizli teşkilatının en tepesinde oturur, sadece istediğiyle görüşür. Onun ilgisini hak edenlerle. Tahsil ettikleri her gün ömürden düşerken, sürekli yeni haraçlar icat eder durur.

Bana, “Zaman’la didişme” diyorlar, kendine yazık. Seni tanımıyor bile ama kulağına giderse iyi olmaz. Yer altındakilere bulaşmak istemezsin. Anlamadıkları bir şey var, hepimiz hakkında kayıt tutuyorlar. Bizi bütün olarak tanıyorlar. Bize bütün olarak hizmet ediyorlar. Ruhu kemiren dişlerini görmek için bakmak gerekiyor. Bakınca görebilir miyiz dersin? Bakmak da yetmiyor. Gözlerini feda etmelisin. Hiç kullanmadığın gözlerin onları görebilir.

Biz bazen onları görebiliyoruz. Rüya yoluyla.  Zaman, geçenlerde annemlerin evine görünmeyen adamlarını yolladı. Önce evdeki kahve tepsisi havalandı, annem şaşırmak yerine aile yadigârı tepsiyi kovalamaya başladı. Güler misin, ağlar mısın? Balkon kapısı kendiliğinden açıldı, kapandı. Tepsi teslim olmak yerine annemi uğraştırıyordu o ara. Babamın ayaklarına örttüğü battaniye bir yılan edasıyla kıvrılarak ayaklarımdan yukarı çıkmaya başladı. Aşağı indirdim, yukarı çıktı, aşağı indirdim yukarı çıktı. Nafile, kaçmaya başladım, kovalamaya başladı. Kız kardeşimin pembe valizi takla atarak önümü kesti. O sırada içeride uyuyan anneannem uyandı, çantaya bir tekme savurdu:

“Size söyledim, bana inanmadınız. Evi ziyaret ediyorlar dedim, sürahinin içindeki akrepten söz ettim. Sen ne dedin yavrum?”

“Akrep suda yaşar mı?” dedim.

“Valiz takla atar mı yavrum? Battaniye bedenine sahip olmak ister mi?”

Anneannem haklıydı, Zaman’ın ilk ilişkisi onunla gerçekleşti. Battaniyeden kurtulamıyordum. Anneannem battaniyeyi kendine çekti, dişledi, sökmeye başladı. İpleri bileğine doluyordu. Annemin tepsisi hızla yere çakıldı. Valiz durdu. Babamın uykusu hafiftir ama uyanmamıştı. Kadınlar yine büyük iş başardı diye düşündüm. Kız kardeşim eve dönünce olanları gizlemeliyiz. Takla atan bir valizle seyahat edemez ki.

Zaman, aileme musallat olmuştu ama benim süper bir anneannem vardı. O didişerek de olsa bu gecelik bir aile dramını önlemişti. Yine de kurduğu son cümle beni hayretler içinde bıraktı:

“Zaman’ın adamlarından biri seninle konuşmak istiyormuş. Söktüğüm battaniye söyledi.”

Neden ben bilemiyordum ama acayip bir merak duygusu kapladı benliğimi. Uyandım.

Nazlı Akın 

3 Nisan 2019 Çarşamba

Vecde Gelmek


Kadim bilgiler umutsuzluğa yer vermez. Yaşadığımız olaylarda sorumluluğu kabul edip, öğrenmemiz gereken dersi hızlıca alırsak, ruh güç kazanır. Ders almak, o deneyimle bir daha sınanmamaktır. Zorlayan deneyimlerden geçerken, direnç yolları tıkar, çözümler görülmez olur. Direnç, kabulle buluşuncaya kadar ruh acı çeker. Böyle durumlarda genellikle  “iyi geldiğini bildiklerimizden” vazgeçeriz. Adeta kendimizi cezalandırırız. Her insan kendine iyi gelen, ruhunu yükselten ne varsa sahip çıkmalıdır. Dua, meditasyon, tefekkür, içe dönüş, inziva, oruç, yoga ya da kişiye uygun başka bir yol... Yolda olmak, kalpte olmaktır. Yolda olmak bize yalnız olmadığımızı derinden hissettirir. İnsanların ne hissettiğini dahi anlayamadığı bir çağda yaşıyoruz. İki göğsümüzün arasında taşıdığımız kalbimiz, sadece işini yapan bir organa dönüştü. Kalbi açmakla ilgili yüzlerce çalışma var. Düşünsenize, kalbin hissedebilmesi için çalışmalar yapmanın gerekli olduğu bir çağda yaşıyoruz artık.
Acı çekerken kadim bilginin ipine sarılmak bizi kâbustan uyandırır. Hepimiz kavrayışımızı geliştirmek için,  birbirimizle sınanırız. İşimizle, ailemizle, dostlarımızla, kendimizle sınanırız. Sınavın tekrar etmemesi, içindeki bilginin iyi anlaşılmasını gerektirir.
Aynı derslerle karşı karşıya kalıyorsanız, bilin ki akışa direniyor, rüzgâra karşı kürek çekiyorsunuz. Doğa akışa teslim olmuştur.  Bir ağaç gibi dirençsiz olabilmek için, ağacı seyretmek çok işe yarar. Ağaçların teslimiyetine hayran olmamak mümkün değil.
İşe samimi bazı sorular sorarak başlayabiliriz.
“Ben kimim?
Neden dünyadayım?
Esas görevim nedir?
Kendimi seviyor muyum?
Kendimle barış içinde miyim?
Karanlığımı farkında mıyım?
Karanlığımı kabul ediyor muyum, dışlıyor muyum?”

Sorular da, cevaplar da ömür boyu üstüne eğilmemizi gerektiriyor. Cevaplar cepte değil ama soru sormaya başlamak bile büyük bir adım.
Aşağıdaki dua, insanın anlam arayışına adanmıştır.

Kim olduğumu hatırlamama yardım et!
Kim olmadığımı anlamama yardım et!
Unuttuğum her an hızlıca hatırlamama yardım et!
Kalbimin ellerinin arasında saflaşmasına yardım et.
Baktığım her yüzde, gördüğüm her şeyde gizlenmiş mührünü hissetmeme yardım et!
Kalbimi aşkla mühürle!
Eğer seni layığıyla sevebilirsem her şeyi ve herkesi sevebilirim.
Seni sonsuz sınırsız aşkla sevmeme yardım et!

Nazlı Akın

7 Mart 2019 Perşembe

Bugün var yarın yoksun


Saçmalamak istiyorum. Buna ne kadar ihtiyacım olduğunu bilemezsin. Her şeyi doğru yapmaya çalışmaktan bıktım. Noktalama işaretlerinin yakama yapışmasından usandım. Bu şehirde ne yerli yerinde söylesene bana. Parkların yerinde alışveriş merkezleri, ağaçların yerinde plazalar, mezarların üstünde gökdelenler var. Neden her şeyi doğru yapmam gerekiyor?
Misafirlerim için masaya buruşuk örtü serme hakkımı geri istiyorum. Yatağımı bir gün toplamasam ne olur? Evi süpürmesem, yemek yapmasam, ütüler sepette birikse ne olur? Dünyanın sonu gelmiyor biliyorum ama ben her an sona erebilirim. Yıldırım Abi bile öldükten sonra. O dağ gibi adam ölmüş düşünebiliyor musun? Bedenine o kadar iyi davranan birinin kalp krizinden gitmesini kendime anlatamıyorum. Aynı gün gerçekleşen doğumlara, düğünlere ve ölümlere bakılacak olursa dünya bildiği gibi dönüyor.
Saçmalamak istiyorum anlıyor musun? Köpeğimle dertleşebilirim, onun beni anladığına eminim. Gündüz vakti iki kadeh kırmızı şarap içebilirim, beni yargılayanlara da bir kadeh koyuyorum. Sigara içmeyi beceremediğim doğru, çoğunlukla duman israfı… Ne fark eder? İçmeden söndürebilirim. Yemek pişirmeden yaşanmaz mı sanıyorsun? Bana kalırsa; dostlarına sataşmadan, iki lafın belini kırmadan yaşanmış güne hakkını vermemişsin. Hayat senin hakkından gelmiş hep. Bir kere de sen hakkından gel hayatın. Topu ters köşeye at da gol olsun.
Kime neyi ispat etmeye çalışıyorsun?
Kariyerinde en yüksek noktaya ulaştın belki, şöhretin paçalarından taşıyor. Pekiyi, insanlığın ne durumda? Bankadaki paranı unut. Güvencelerini çöpe at. Bana en büyük düşünden söz et ne olur. “Paranın satın alamadığı düşler bölgesinde” yaşayanlar birbirini tanır. Aylık faiz oranlarını bilmiyorum. Kaç Dolar, kaç Türk Lirası boş vermişim. Bir düşüm var benim. Her gece yatağa onunla giriyorum. Fiyat biçemedim ama ömrümü ayaklarına serdim.
Yalvarıyorum bana paradan söz etme! Onu yeterince konuştuk.
Ömrünü ayaklarına serdiğin bir düşün varsa eğer seni dinlerim.
Dert ortağın olurum.
Platonik aşkların, başarısızlıkların, kayıpların; neyi elinde tutamadıysan başım üstüne. İnsanı insan yapan dertlerin var ya, Tanrı’nın seninle ilgilendiğinin mühürlü kayıtları; ben onlarla yakaladım bilgelik trenini. Bilge olamadım ama yolcu oldum. Yolcu olmak bakmayı öğretiyor insana. Gökyüzüne, dağlara, denizlere, ormanlara; en büyük zenginliğimize. Hiçbiri için bana ait diyemem ama hepsi “benim” bir yandan.
Bak, birer birer ölüyor komşuların. Bugün var yarın yoksun.
Ne bırakmak istersin dünyaya bilmiyorum. Ben düşlerimin peşindeyim sonuna kadar. Gerçekleşinceye kadar çalışacağım. Ömrüm yettiği kadar yazacağım.
Sen yazmadıkça, senin yerine yazarlar.
Sen konuşmadıkça, senin yerine konuşurlar.
Sen yapmadıkça, senin yerine yaparlar.
İzin verme buna! Düşle!
Hayal kurmaktan asla vazgeçme!
(Yıldırım Abi, yolun açık olsun... Bu yazı senin için...)

Nazlı Akın 


22 Şubat 2019 Cuma

Boş Ayna

Şubat ayında okuduğum iki kitap beni derinden etkiledi. “Boş Ayna”, narsist anneler tarafından büyütülen çocukların, ileriki yıllarda ne gibi sorunlarla boğuşacağını gözler önüne sererken, boşaltılmamış “haklı öfkenin” hangi sonuçları doğurduğunu anlatıyordu. Geçmiş değişmez ama beni “şimdi olduğum insan” yapan dinamikler geçmişin izlerini taşır. İnsan genellikle duygularını içinde tutma eğilimiyle yaşıyor. Doya doya ağlayan ya da doya gülen birine pek rastlamadım. Anlık öfke patlamalarının da kimseye hizmet ettiği söylenemez. 

Duyguları boşaltmanın da bilinçli yolları var. Şifalanmak için niyet oluşturmanın değerli olduğuna inanıyorum. Kalbinde küskün bir çocukla yaşayan herkes onunla barışmanın bir yolunu bulmalı. Dahası bunu yürekten istemeli. 

Dr. Karl Mc Bride, Boş Ayna isimli kitabında “yas tutmayı öğrenmekten” söz ediyor. Eğer zor bir çocukluk geçirdiyseniz önce bunu fark etmelisiniz. Kabul yavaş yavaş oluşuyor. Dr. Karl Mc Bride , kendimize sessiz bir alan yaratıp, acıyla kalmayı sonra da o acıyı ifade etmek için içinizden geldiği gibi davranmayı öneriyor. Kendisi, evde perdeleri çekip yastıkları yumrukluyormuş. Narsist bir anne tarafından büyütülürken bolca acı çekmiş. Eğer yastıkları yumruklamanın sizin için uygun olmadığını düşünürseniz, kitapta başka öneriler de var. 


İyileşmek için beş aşamadan söz ediyor: İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul. İnkar ve pazarlık aşamaları çok tanıdık. Önemli olan gerçek hislerimizin ortaya çıkmasına izin vermek. Duyguların içimizden taşmasına izin verip yeteri kadar yas tuttuktan sonra, içine doğduğumuz aileyi anlamaya başlayabiliriz. Annesi tarafından aşırı ilgiyle yutulan ya da hiç ilgi görmeyen kız çocuklarının iyileşme hikâyelerini okurken kendi şifamız için bir alan yaratmaya başlıyoruz.
Spinoza, şöyle diyor:


“Acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an, acı olmaktan çıkar.”

6 Şubat 2019 Çarşamba

Anlaşılmak İstiyorum


Altıncı Bölüm 

“Etrafına iyi bak Ceylan. Burası gerçekte var olmayan bir yer. Senden önce iki kişiyle buluştum burada. Onların hayatı da roman oldu. Hikâyeleri bittiğinde işimiz de bitmişti. Sürekli burada olmak ister miydin? Boşluklar ruhlarımızı yutabilir. Beni neden merak ediyorsun ki? Hem gerçek hayatta karşılaşmamızın bazı riskleri olabilir. Yakınlaşmalar tehlikelidir. Önce seversin, bir de bakmışsın nefret ediyorsun. Birbirini sevdiğini söyleyen insanlara baksana… Çıkarcılıkta ustalaşmış, kibirden gözünün önünü görmeyen milyonların, tuhaf bir sevgi anlayışı var.

Sana söylediklerimi büyük ihtimalle uyanınca hatırlamayacaksın. Rüyaların tamamını hatırlayamayız. Rüyalar uçucudur ama bir his bırakır. O his ne kadar yıkasan çıkmayan kalıcı parfümlere benzer. Rüyanın özü de diyebilirsin, tortusu da. Nasıl kullandığına bağlı…  İnsanlar rüyalarını kullanmayı bilmez. Ehliyeti olan çok az sayıda insan vardır. Ben de onlardan biriyim. Rüyalarımı işliyorum. Hammadde gibi düşün onları.

Acı, hikâyenin pahalı kumaşıdır.

Rüya terzisi, modelin acılarına erişmeden istediği kıyafeti dikemez. Bana yer açmalısın Ceylan. Gündüzleri dinlen, geceleri ruhunda gezinmem için bana izin vermelisin. Tabi hikâyenin yazılması senin için gerçekten önemliyse. Neden hikâyeni paylaşmak istiyorsun?”

“Anlaşılmak istiyorum.”

Anlaşılmak onun için hayati önem taşımasaydı, sunduğum koşulları kabul eder miydi? Benimle gerçekten görüşmeyi çok istediğini hissettim.

Uyandığında fazla bir şey hatırlayacağını sanmıyorum. Rüyadaki sözcükler, uyandıktan sonra, çürümeye, bozulmaya mahkûm ölü bedenler gibi…

Hatice Teyze’nin ölümü yaklaşıyor. Pek de güzel olmayan yüzünde dünyadan göçüp gitmek üzere olan birinin solgun renkleri var. Sahi onun nasıl göründüğünü anlatmadım. Çirkinlerin kaderi böyledir , kimse onların yüzüne gözüne iltifat düzmez. 

Hatice Teyze esmer, kara kuru bir kadındı. Boyu dikkat çekecek kadar kısaydı. Yüzünün sol tarafında kocaman, neredeyse siyahlaşmış bir ben vardı. Işıksız kahverengi küçük gözleri, bulaşık yıkamaktan buruşmuş elleriyle masaldan fırlamış büyücülere benziyordu. Saçları öyle seyrekti ki, kafa derisinin tuhaf beyazlığı görünürdü. Hem ürkütücü hem çok gerçekti. Çocukluğum boyunca bulaşık yıkarken söylediği şarkıları dinledim. Hayatta en sevdiği iş itinalı bir şekilde bulaşık yıkamaktı. Bulaşık Makinesi sadece kalabalık misafir geldiğinde kullanılan, dışlanmış bir beyaz eşyaydı onun için.

Babaannemle beraber mantı yaparken de, sobanın üstünde kestane közlerken de hep aynı duyguyla çalışıyordu. Yaptığı işi severek yapardı. Babaannem koca bir top şeklindeki hamuru merdaneyle inceltirken, mantının harcını önüme koyar, “öğren bakalım” derdi. 

“Öğren de büyüyünce kocana mantı yap."

“Ben evlenmeyeceğim ki.”
“Niyeymiş o yavrum?”

Babaannem çok üzülürdü böyle dediğimde.
“Çocuk doğurmayacağım da ondan.”

“Az daha büyüsün fikri değişir, merak etme.”

Fikrim değişmedi.

Devam Edecek 

Nazlı Akın 

1 Şubat 2019 Cuma

Rüyalar Tohuma Benzer


Beşinci Bölüm

Yalnızlığımı sevdim. Paranın satın alabildiği birçok eşya ilgimi çekmiyor. İlgimi çekenleri zaten satın alabiliyorum. Eski kıyafetleri giymeyi sorun etmem. Azla yetinmeyi bilirim. İştahım yok denecek kadar az. Kahveyi ve sigarayı seviyorum. Yazmadan duramıyorum. Hayır, kendi hikâyemi yazmıyorum. Ceylan’ı yazıyorum.

İşler o sigaraya başladığından beri iyice tuhaflaştı. Aramızda telepatik bir bağ olduğuna inanıyorum. Rüyalarında beni ziyaret ediyor olması bunu göstermez mi? Benimle arkadaş olmak istiyor. 

Hatice Teyze dışında arkadaşım yok. O da Seksen altı yaşına bastı, bunamaya başladı. Demans yüzünden isimleri ve yüzleri karıştırıyor. Bakkalı hala ben idare ediyorum. Akşama doğru büyük oğlu gelip benden devralıyor. Hatice Teyze’ye İyi bakıyorum doğrusu. Bu nedenle bana dolgun bir ücret ödüyorlar. Sabah erkenden kahvaltı ediyoruz. Bakkalı sonra açıyorum. Bazen çocuklarını karıştırıyor ama beni genellikle hatırlıyor. Akşam yemeklerini de beraber yiyiyoruz. Yüzüme büyük bir sevgiyle bakıyor. Çocuklarından görmediği ilgiyi benden görüyor. Çocukları beni biraz tuhaf bulmakla beraber, vicdan yüklerini hafiflettiğim için mutlular. Ben eskiden beri tanıdıkları, güvenilir biriyim. Arada ziyaretine gelirler. Büyük oğlu, “annem iyi mi bugün?”  diye sorar, çoğu kez yukarı çıkıp bakmaz bile. Parayı alır gider.

Hatice Teyze ölür ölmez evi satacaklarına eminim. Uzun süredir içinde yaşamadıkları, yeni anılar oluşturmaya izin vermedikleri, puslu, uzak bir geçmişe ait evi neden istesinler ki? O evde çocuklarından daha çok anımız var Hatice Teyze ile.
Yanıma kimseyi yaklaştırmam. Arkadaşım yok. Huysuz biriyim.

Bazen film gibi rüyalar görürüm, uyanır uyanmaz onları yazarım. Rüyalar, izin verirsek içimizde patlayan tohum gibidir. Çiçek açar.

Ceylan’la bir rüyada karşılaştık. Beni nasıl bulduğunu sorduğumda, rüyalarında sürekli evime geldiğini ama benim kapıyı duymadığımı söyledi. Sonunda yine bir rüyada buluştuk. Yüzüme dikkatle bakıyordu, aradığı birini bulmak ister gibi. Mavi gözleri, kıvırcık karamel rengi saçlarıyla çok güzeldi. Mavi gözlerime, kısa kıvırcık saçlarıma rağmen kendimi güzel bulmazdım. Birini yazacaksam, onunla yakınlık kurabilmeliyim, aramızdaki benzerlik böyle açıklanabilir diye düşündüm.

“Bana çok benziyorsun… Bu benzerliğin mantıklı bir açıklaması var mı?” dedi Ceylan.

“Rüyalarda mantık aranmaz ama bende seni ilgilendiren, yakından ilgilendiren bir şey olmasa buluşamazdık.”

“Hikâyemi yazmanı istiyorum” dedi.

“Tahmin ettim. Yapamayacağım bir iş değil… Sadece bir süreliğine senin de benim gibi evde daha fazla zaman geçirmen gerekiyor. Özellikle akşam ve geceyi sabaha bağlayan saatlerde uyanık olmalısın. Gündüzleri uyursun. Burası önemli. Yazmaya oturduğumda senin ruhunda gezinmem gerek.”

“Yapamayacağım bir iş değil” dedi.

Gülümserken aramızda bir çeşit yakınlık kurulmasına izin vermemi istiyordu. Çalışma tarzıma pek uygun bir durum değil.

Devam Edecek 

Nazlı Akın 

31 Ocak 2019 Perşembe

Zamanın Dişleri


Dördüncü Bölüm 

Yıldız Yarıcı

Sigara içmem gerek. Üstüme kalın bir hırka geçiriyorum, markete gitmek üzere evden çıkıyorum. Sigara içersem gerçekten kim olduğumu hatırlarım belki. Hangisi benim? Bir oda, bir salon, sobalı evde yaşayan mı? Lokantası ve çok parası olan mı? Başka birini yazarken rolleri değişebilirsiniz. En azından “kendinizi” zar gibi soyup atabilirsiniz üstünüzden.

Adım Yıldız. Babam, beni babaannemin evine bıraktığında iki yaşındaymışım. Annem beni doğurmuş, biraz emzirmiş, azıcık pışpışlamış, hevesini alınca da bırakıp gitmiş. Babaannemin anlattığına göre annem başka birine âşıkmış. Zavallı babamın tek suçu karşılıksız bir aşka tutulmakmış, yoksa beni hiç bırakır mıymış? Bir erkeğin kırılan gururunu tamir etmesi çok zor işmiş.

Aman be babaanne, ne masallarla büyüttün beni. Babam ikimizi de terk etti. Arada yolladığı paralar vicdanının son kırıntılarıydı. Sonra ne oldu, ikimizi de unuttu. Yaşıyor mu acaba? Çekip giden ebeveynlerin suçluluk hissettiğine inanamıyorum. Herkesin unutmak için zamana ihtiyacı vardır. Gün gelir “anne” doğurduğu çocuğu unutur. Anası babası, çocuğunu terk ederse, kan bağı hükmünü yitirir.

Babamın arada sırada beni düşünüp düşünmediğini bilmiyorum. Annem ölmeden önce yüzüm gözünün önüne gelmiş midir acaba? Sanırım soluk bir anıdan ibaretim. Babaannem anneme kızardı ama öldüğü gün helva kavurdu. Ben on bir on iki yaşlarındaydım. “Annen ölmüş yavrum” dedi. Beline kadar uzattığı kahverengi boyasız saçlarını tülbentten çıkardı, bozulan topuzunu düzeltmeden önce gözyaşlarını aynı tülbentle sildi.

Saçlarına hayrandım ama hep saklardı onları. Mavi gözleri, zarif burnu, pembe beyaz teniyle çok güzel kadındı babaannem. Beni hep ona benzettiler. Gizliden gurur duydum bunun için.

“Annen ölmüş yavrum. Mekânı cennet olsun.”
“Nasıl olacak ki babaanne. Annem beni bırakıp gitti, büyük günah işledi.”
Babaannem ilk kez anlatıyormuş, hikâyesi oğlunun yokluğunu haklı çıkarıyormuş gibi başladı yeniden anlatmaya:

“Baban bile bile lades dedi. Kendi başını da senin başını da baban yaktı. Kalbi başkasına demirlenmiş kadından karı mı olur? ‘Seninle evlenirim ama kalbim Cengiz’e ait’ demiş anan babana. Baban sandı ki zamanla sever, alışır ona. Kalp bu yavrum, kalbe söz geçer mi? Cengiz denen adam, ananın ilk erkeğiymiş… İki sene yatmış kalkmış bunlar, oyalamış ananı sonra da gitmiş başka biriyle evlenmiş. Güya ailesi istememiş anneni. Güzel kadındı annen. Yüzü hiç gülmezdi ama güzeldi. Buz gibi bakardı bazen, gözleri de mavi ya, korkardım. Oğlumu korusun diye dua ederdim Allah’a. Baban tutturdu, anan da nedense razı oldu bu evliliğe. İsteyerek değil, kalbi başkasında olmasına rağmen onunla evlenmek isteyecek birini bulduğu için.

 Oğlumun başını böyle yaktı anan işte. Evlendiler, sen doğdun, sonra anan bu Cengiz’in karısını boşadığını duydu. Duyduğu gibi gözü sizi falan görmedi. Gitti de ne oldu? Bir kere sözünden dönen hep dönmez mi? Bir kere aldatan hep aldatmaz mı? Bir kere döven hep vurmaz mı?”

“Annem yok benim. Benim annem sensin babaanne.”
“Babaannen kurban olsun sana yavrum.”

Babaannem, babamın adını sayıklayarak öldüğünde onun annemle aynı tarihte öldüğünü fark ettim. Annemin ölüm tarihini not etmiştim. Bazı tarihleri unutmamalıyız. O tarihlerde ne yaşadığımızı da.

 Yirmi yaşına yeni girmiştim o göçtüğünde. Sağ olsun evini benim üstüme yaptı. Eski, yıkık dökük bir ev olsa da sokakta kalmadığım için şanslıydım. Gündüzleri Hatice Teyze’nin bakkalında çalışıyordum, geceleri kitap okuyup, yazıyordum. Liseden sonra okumadım. Okul bana göre değildi. İnsanların arasında rahat hissetmiyordum. Ne okuyacağımı kendim seçmeye alıştım. Sınava girmek, kendimi okul yönetimine ya da görünmeyen otoriteye ispatlamak hiç de ilgimi çekmiyordu.

Liseyi babaannemin hatırı için bitirdim. Onu okula gitmek istemediğime ama ölünceye kadar okuyacağıma ikna ettim. Biliyordu zaten, görüyordu nasıl kitap okuduğumu. Dikiş dikip, örgü örerek bana az mı roman aldı.

O öldükten sonra Hatice Teyze bütün paramı kitaba yatırdığımı fark edince haftada iki kitap almaya başladı bana. Bakkal Hatice, ne yemek pişirse bana da yedirir, ihtiyaçlarımı alır, öksüzlüğümün acısını hafifletirdi.

Babaannem gidince ben Hatice Teyze kaldık. Biz üç kişilik bir aileydik. Babam annesinin cenazesine gelmediği için öldüğünü düşündük. Babam için gerçek ailesi, onu hiç sevmeyen bir kadın yüzünden silinen, yazdığı ama asla okumadığı bir romandı.

Zamanın dişleri öyle keskin, ağzı o kadar büyük ki. Yutamayacağı hiçbir bağ yok.



Devam Edecek 

Nazlı Akın 

30 Ocak 2019 Çarşamba

İlgisiz Bir Anne


Üçüncü Bölüm 

Ozan’ı aradım, uzun bir yolculuğa çıkmak istediğimi, işleri bir süreliğine idare edip edemeyeceğini sordum. Ozan tam bir iş kolik, babamın bize bıraktığı oyuncaklarla oynamaktan usanmıyor. Bana yine o ilgilenmediği soruyu sordu.
“Sen iyi misin?”
“İyiyim Ozan.”
“Depresyona girdin sandım.”
“Sadece tatile ihtiyacım var.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Nereye gideceksin?”
“Daha karar vermedim, netleşince ararım.”
 “Tamam. Mine’nin selamı var.”
Ozan yıllardır çok eşli hayat sürmesine rağmen,  Mine’nin onu neden boşamadığını anlamıyorum. Ozan bir bağımlı, kendini ne zaman kötü hissetse tek gecelik ilişkiler yaşar.

“İlgisiz bir annenin lanetine uğramış iki kardeşiz” demişti bana içini döktüğü nadir günlerden birinde. Ozan, yakışıklı suratıyla hep kadınların ilgi odağı oldu. Mine, çocukluk arkadaşımız. Babamın en yakın arkadaşı Ahmet Amcanın biricik kızı.
Akıl sağlığı oynak bencil bir anne, aklını işle bozmuş bir baba. Oyuncaklar ve elbiselerle dolu bir oda, sürekli peşimizde dolaşan bakıcılar. Yeri asla doldurulamayacak anne şefkati. O günleri hatırladıkça, içimdeki küçük kızın nasıl yaralandığını fark ediyorum. Annem onun çocuğu olmadığımı düşündüren bir bakışla süzerdi beni. Giyinir, süslenir, bakıcılara talimatlar yağdırır, sorumluluklarını başkalarının üstüne yıkar, ne istiyorsa onu yapardı. Babamla arasında sevgi bağı yoktu. Birbirlerine şefkat beslemiyorlardı.
“Şefkat” demişti bir yoga eğitmenim, kendinizi de içermelidir.

Kendine şefkat duyabilen kaç kişi vardır ki?

 Neden doğurdu annem bizi? Madem sevmeyecekti, ilgilenmeyecekti neden doğurdu? Her şeyin en pahalısını satın alır, insanların bizi nasıl kıskandığını anlatırdı. Güya herkes ona gıpta ediyordu. Güzelliğine, oturduğu eve, bindiği arabaya, giydiği kıyafetlere kıskanarak bakarlardı sözde…

Babamın eve geç gelmesine, ailece sofraya oturamayışımıza içerlerdim. Bize kim neden imrensin derdim çocuk aklımla. Annem çoğunlukla odasında olurdu. Arkadaşlarını bencil davranışlarıyla kendinden uzaklaştırmış, yalnız kalmıştı. En yakın arkadaşının babamı ayartmaya çalıştığını ima etmiş,  kadını hiç yapmadığı şeylerle suçlamıştı. Nedense arkadaşları ona ait olana göz dikmişti. Zamanla etrafında kimse kalmadı.

Çocukluğum boyunca babamdan annemin beni ne kadar çok istediğini, bir kız çocuğu olsun diye dua ettiğini, adaklar adadığını dinledim. Sonunda ben gelmiştim, annem sevinçten deliye dönmüştü. Annem kafa sallamakla yetinirdi. Bazen babamın bu hikâyeyi sırf bana acıdığı için anlattığını düşünürdüm. Hayatım boyunca istenmeyen bir çocuk olduğumu düşündüm. Annem benimle neredeyse hiç ilgilenmedi. Evde çalışan kadınlar bile aralarında bunu konuşurdu, işin kötüsü duyardım. Sanırım yedi yaşındaydım, mutfaktan sorumlu Şadiye Teyze yemek pişirirken bakıcım Hüsniye Teyze’ye, “olmaz olsun böyle anne” demişti.

Annem kendine ait, tuhaf bir dünyada yaşıyordu. En sevdiği iş televizyon izlemekti. Alışveriş yapsın, giyinsin, süslensin, televizyon izlesin. Evde makyajsız dolaştığını hiç görmedim. Ölmeden önce odasında kendi kendine konuşmaya başladığını fark etmiştik Ozan’la. Annem her zaman kafasının içinde yaşardı, sonunda bu durum içinden çıkamayacağı bir hale girdi. Düş ve gerçek birbirine karışmaya başladı. Hiç kapatmadığı televizyonun da bu durumu beslediğini düşünüyorum. Oradaki hayatlar kendi hayatı olmaya başlamıştı. Bir gün yatağında televizyon izlerken öldü. Öylece, acı çekmeden. En sevdiği diziye bakarken kalp krizi geçirdi.

Anneme benzemekten daima korktum. Televizyon izlemem, kitap okur, klasik müzik dinlerim. Yine de çoğu zaman zihnim cehennemi andırıyor. Mesela şimdi Beykoz’daki lüks konakta hakkımda neler konuşulduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kapadım, onları işitebiliyorum…

 “Ceylan işin başında pek durmuyormuş. Geçenlerde karşılaşmışlar Duygu’yla.  Hiç iyi görünmüyor dedi. Üstü başı dağınıkmış. Daha ilginci de var, sigaraya başlamış Ceylan. Yıllardır sigara içilen yerde durmaz, hep söylenir. Kokusuna bile katlanamaz. Nasıl oldu anlamadım.

Bir derdi var ya dur bakalım. İzin vermiyor ki yardım eli uzatalım. Kendi dünyasında yaşıyor. Annesi de böyleymiş biliyorsunuz. Akıl sağlığı yerinde değilmiş. Bu yaşa geldi evlenmedi. Sevgilisi de yok. Rahmetlinin lokantalarını iyi idare etti ama kendisi için hiçbir şey yapmadı. Giderek içine kapanıyor.

Bir ara yogaya başlamıştı ne güzel. Onu da bırakmış. Terapiste de aynı şeyi yapmıştı. Başının çaresine bakabileceğini düşünüyor ama yalnızlığı onu yutacak böyle giderse. Kendi bilir. Hepimize sırtını dönüyor. Çocukluk arkadaşıyız biz.
Hoş çocukken de bir tuhaftı anacığım. Oyunlara katılmaz, dondurma yemez, bisiklete binmez. Akıllı kızdı ama…  Çıkar inşallah girdiği karanlık çukurdan. Hepimiz çukurdayız ama kimimiz yıldızlara bakıyor demiş ya bir yazar. Biz yıldızlara bakalım arkadaşlar. Çukura nasıl olsa gireceğiz. Üstelik zamanı da sürpriz…
Aman bu kızı konuşmak bile iyi gelmiyor. Boş verin hadi içelim. Kırmızı şarabın iyileştirmediği dert görmedim ben.”
 O gece uykuya daldığımda –ki bu sık olmaz- geçen seferkine benzer bir rüyanın içine düştüm.

 “Rüyamda yine aynı sokaktayım, Yıldız’ın evine gidiyorum. Yine o tuhaf his. Tek katlı evin kapısını çalıyorum. Kapı açılmıyor. Onun evde olduğunu görüyorum , perde ardına kadar açık, daktilosunun başına oturmuş yazıyor. İçeride bir soba var, üstünde de semaver. Tahta döşemeler yer yer eskimiş. Çizikler görünüyor, biri özellikle çizmiş gibi duruyor.
Yıldız, daktilonun tuşlarına basarken kendinden geçmiş gibi. Belki de bu yüzden kapıyı duymuyor. Transa girmiş hali, bana bedeninden uzakta olduğunu düşündürüyor.”

İç sesim konuşmaya başlıyor. İnsan bedeninin dışına çıkar mı? İlahi Ceylan. Sınırlar çekilmiş, gözün görüyor, kulağın duyuyor, gerisi uydurma. İlahi Ceylan.
Yıldız’ın gözü açık ama beni görmüyor.  Yıldız’ın kulakları duyuyor da;  çalan kapıyı duymuyor.

Devam Edecek 

Nazlı Akın 

27 Ocak 2019 Pazar

Kim Bu Yıldız?


İkinci Bölüm 


İşte bu rüya günlerdir kafama takılıyor.

Kim bu Yıldız? Neden bana ikizim kadar benziyor. Onu rüyamda görünce oluşan sevgi dalgasının anlamı ne? Beni fark etmesini istiyorum.

Gençliğim boyunca iyi bir yazar olmayı diledim. Hayal kurmakla yetindim, kâğıdı kalemi elime almadan… Babamdan kalan yüklü miktarda para ve üç lokantanın sunduğu konfor dikkatimi başka yönlere çevirdi.
Lokantalardan ikisiyle erkek kardeşim Ozan ilgileniyor. Avrupa yakasındakiler onun kontrolünde.  Anadolu yakasındaki lokanta, benim  için büyük övgü kaynağı. Tepeden tırnağa yenilediğim imajı, menüsü, mimarisiyle babamın ölümünden on yıl sonra şöhretini ikiye katladı.
Maddi anlamda kazandığım başarıyla iç huzuru yakalayamayınca, çocukluğumdan beri düşkün olduğum kitaplarla avunmaya çalıştım. Ruhumda kapanmayan bir boşluk var, her şeyi yutan bir boşluk. Öyle mutsuzum ki yogaya başladım. Yoga zihnimi biraz yatıştırdı ama boşluk kapanmadı. Ne çıktığım yolculuklar, ne gittiğim terapistler işe yaradı.
Aynadan uzaklaştım,  cep telefonuma gelen mesajlara baktım. Hiçbiri önemli değildi, cevaplamansa da olurdu… Yine insanlardan uzaklaştığımı hissettim. Eskiden, başarılarımla övündüğüm yıllarda, bu davetlerde boy göstermeye bayılırdım. Giderek içi boşalan bir balon gibi, ilgim de hevesim de sönüp gitti.
Bu davete katılmasam ne olur? Neler yaşanacağını ezbere biliyorum.
Neden gidiyorum ki?

Söylesene neden gidiyoruz bu partiye? Sana soruyorum, kendini bir yerlerde göstermeye amma da meraklısın.

Sevgili kendimin, sürekli sözünü dinlediğim ebeveyn parçası.

Hepsi eski arkadaşlarım biliyorum. Beraber büyüdük ama artık büyüdük değil mi? Onlar büyümekle kalmadı, evlendi, çocuk yaptı. İstanbul’un en itibarlı semtlerinde evleri oldu. Oldu da ne oldu? Hangisi eşya peşinde koşmuyor? Soruyu değiştiriyorum; hangisi kalbinin sesine kulak veriyor? Hala şansım var. Neden izin vermiyorsun bana? Bu kokuşmuş ilişkilerin midemi bulandırdığını görmüyor musun? Böyle devam edemeyeceğim. Yoruldum. Başka biri olmayı istemekten yoruldum.

Düşüncelerimi bölen telefon sesiyle sıçradım. Arayan ağabeyim Ozan’dı, açmadım. Son zamanlarda lokantaya uğramıyorum. İşleri, eski arkadaşım Suzan’a emanet ettim. Bazı insanlar hayatı sorgulamadan, önüne ne konsa yiyerek, şikâyet etmeden yaşamayı beceriyor. Suzan öyle biri…

“Sen kafanı boşalt, dinlen biraz” dedi. “Ben ne güne duruyorum? Maaşım dolgun, mekânı seviyorum, daha ne olsun?”

Evde geçirdiğim zamanlar fark edilir derecede çoğaldı. Hakkımda bazı dedikodular çıkmaya başladı. Gerçeğin yanından bile geçmeyen, insanların duymaya bayıldığı şeyler. Kimi büyük bir aşk yaşadığımı söylüyor, kimi hastalandığımı.

Üstümdekileri çıkarırken gözüm topuklu ayakkabılarıma kaydı. Bundan sonra sadece spor ayakkabı giymeye karar verdim. Artık davetlerde boy göstermeyeceğim. Kafamın içindeki savaştan yorgun düştüm. Daha fazla içime çekilmek istiyorum. Zamanı küstürdüğümü hissediyorum. İnsanın elinden tutacak düşleri olmalı.

Devam Edecek


Nazlı Akın 

26 Ocak 2019 Cumartesi

İçeri Bakan Kim?


Birinci Bölüm


Ceylan Kırdemir

Risk almak isteyen kadını yiyen “konfor düşkünü”, günlerimi sıradanlığa boğarken, kolay bir av olduğumu düşündüm. Diğerlerine benzeyeyim diye bana emirler veren tarafım,  ruhumu avlayıp duruyordu.  Nihayetinde insan insana benzerdi ama ben kimseye benzemek istemiyordum. Elimden gelse, yapabilsem, başka biri olurdum. Bambaşka biri olmak için duyduğum özlem kalbimi yakıyordu. Yatak odamda aynaya bakarken, dış görünüşümle tezatlık oluşturan kalbime de bakabilsem neler görebileceğimi düşündüm.

Durmaksızın acı çekiyordum. Mavi gözlerime demir atmış hüzün, karamel rengi kıvırcık saçlarımdan elmacık kemiklerime vurarak dalgalanıyordu. İnce bedenim, kısa süreli bir fırtınada yıkılacak zarif bir ağaca benziyordu. Parlak gri elbisem, yüzümü ışığa boğan beyaz göz makyajı, sivri topuklu ayakkabılarım, sıkı topuzum, saçıma kondurduğum gümüş rengi gül kusursuzdu.

Yine o samimiyetsiz davetlerden biri diye düşündüm. Neden gidiyorum ki?
 Sıkıcıyız, paramız var ama yeteneklerimizi çocukluğumuzun bir yerinde gömmüş, üstünü örtmüşüz. Kimsenin en büyük düşünü hatırladığını sanmıyorum. Naif hayallerimiz paradan aldığımız güçle paramparça olmuş. Giyinip, süslenip kırıtarak, babama ait başarılarla övünerek nereye varmak istiyorum? Aynada gördüğüm kadın, hayatıma benziyor. Gerçeğimle ilgisi yok. Süslü bir paketin içinden ne çıkacağını kim bilir? Uyuşmuş, dondurulmuş duygular, sönmüş arzular. Yılmışlık.
Birçok insan, “her şeyi var”, diye düşünüyor. Her şeyi var. Daha ne istiyor? Bir şey istediğim yok. Başaramadığım huzurlu olmak. Geçmişini kabullenemeyen geleceğiyle barışamaz. Geçmişimi, yutup sindirmeliyim.

Her zaman mutlu olmak gibi ıskalayacak bir hedefim yok. Aklımı güzelliğimle bozmuş da değilim. Kırk yaşındayım, yaşıtlarım gibi yaşlanmanın önüne geçmek için doğal olmayan yollara başvurmuyorum. Yüzü, beş yaş genç göründüğü için zafer çığlıkları atan kadınlar var çevremde. Benimse her zaman daha ciddi sorunlarım oldu. Ergenler gibi aşk dilenecek değilim.

Neden âşık olamıyorum, neden diğer yarım gelip beni bulmadı bunca zaman? Cevap basit. Ben içime doğru yaşıyorum. Erkeklerin çoğu içinde olup bitenleri farkında değil. Günün birinde karşıma öyle biri çıkarsa işler değişebilir. Bankadaki paramın beni güçlü kıldığını düşünüyorlar. Benim de kadınca isteklerim var. Gerçekleşmesi için bütün servetimi feda eder, eski, sobalı bir evde yaşamaya razı olurdum.

Sobalı ev dedim de aklıma geldi. O rüya neydi öyle? Aklımdan hiç çıkmıyor.

Rüyamda üstüm başım kir içinde. Ayağımda tuhaf bir spor ayakkabı var. Rengi solmuş, bağcıkları beyaz, hafif yüksek tabanıyla çok rahat yürüdüğümü hissediyorum. Allah Allah diyorum, genelde topuklu giyerim, nereden çıktı bunlar? Yine de halimden memnunum… Üstümde eski tüylenmiş bir hırka var. Pembe, sarı, mor karışımı bir iplikten örülmüş. Annem örmüş. Annem mi örmüş? Olacak şey değil annem bana yemek bile pişirmezdi. Yırtık eski bir kotun üstüne, beyaz renk solmuş bir tişört giymişim. İstanbul’un bilmediğim bir semtindeyim. “Burada ne işim var diye?” düşünüyorum.

Bir anda hatırlıyorum, Yıldız’ı arıyorum.

Yıldız, bu evlerden birinde yaşıyormuş. Onu ararken bir kadının çamaşır astığını, küçük bir kız çocuğunun eteğini çekiştirdiğini görüyorum. Çocuk, parmağıyla, küçük, tek katlı bir evi işaret ediyor. Dış cephesinin rengi solgun. Kapısı sağlam görünmüyor, bir tekmeyle yere düşecek gibi. Eskimiş tahtadan bir kapı bu. Turuncu tutacağı tuhaf biçimde canlı görünüyor, itiyorum, kapı açılmıyor.  Onu tutan bir güç var. İçeri giremiyorum.

 Evin önündeki büyük verandada, ipe asılmış çamaşırlar var. Çoraplardan ve atletlerden, bazılarının  yaşlı bir kadına ait olduğu sonucunu çıkarıyorum. Yıldız’ın birkaç kıyafetinde sökükler var. Neden dikmemiş acaba?

Rüzgârla uçuşan kirli perde, dışarıya doğru bir hareketle duvara yapışınca, masaya oturmuş yazı yazan Yıldız’ı  fark ediyorum. İçeri bakarken dikkatli olmaya çalışıyorum.

Neden?
Yıldız beni görse ne olur ki?
Yüzüne yakından bakmak istiyorum.

Yorulan kollarını yukarı doğru kaldırıyor, geriniyor. Bilgisayarının yanında duran sigarasına uzanıp bir tane alıyor, çakmağı bulamayınca sinirleniyor. İçeri gidip kibrit alıyor. Sigarasını yakmış,  pencereye yaklaşırken, “Yıldız artık beni görmeli ” diyorum.

Göz göze geliyoruz. Kendime bakar gibi oluyorum.  İyi de o bensem, içeri bakan kim?

Devam edecek.

Nazlı Akın