Bu Blogda Ara

5 Eylül 2019 Perşembe

YORUMSUZ

O kadar fazla yargılıyoruz ki, kendimizi sevmeye imkan yok. Birbirimizi sevmek için kendimizi sevmeyi öğrenmek zorundayız. Aynaya baktığımda kendimi sevmekte zorlandığım günler oluyor. Kendime sımsıkı sarıldığım, iyi hissettiğim günler de oluyor. Manzaralar yolculuğun parçası. Bu nedenle gözümü kapadığımda gördüklerim (hissettiklerim) benim için daha önemli.
Gözüm açıkken daha çok yanılabilirim, yargılama tuzağına düşebilirim, düşünce akınına kapılabilirim. 
Yoga matını bu yüzden çok önemsiyorum. Hakikatle baş başa kalabilmek için "sessizlik ve gözleri kapama" kısmı ruhuma ışık tutuyor. Böylece karanlığımı daha iyi görebiliyorum. Karanlığın da manzaranın bir parçası olduğunu fark ediyorum. Yolculuğun doğası bu! Yol hep düz değil ve gece gündüz gidiyoruz. Varış noktası ömrün son günü. O güne kadar bütün yolculuklar tekâmüle hizmet etmiyor mu? Kendimizden geçerken, kimliklerden geçerken, başkalarından geçerken, derslerden geçerken, aslında yoldan geçmiyor muyuz?
Yolun zorlu ya da eğlenceli olduğunu söyleyen kim? Yolu yorumsuzca seyreden kim?
Çok konuşan, şikayet eden tarafını ; şükran duyan gülümseyen tarafın için feda et bugün. Sonra da yolu gözlemle! Yorumsuz olmak öyle hafifletici ki... Bir başarabilsek...
Nazlı Akın 

11 Temmuz 2019 Perşembe

Bozcaada


Şiir

Ben senin göğsünün çocuğuyum.
İki dudağının arasında bir gül gibi açar ismim.
Kokum siner ellerine.
Geniş bir vadi olur gülüşüm seni görünce.


Nazlı Akın 

İçinde Saklı


Hayat bazen biz işitinceye kadar aynı şarkıyı söyler. 
Bazı olaylar neden tekrar ediyor diye düşünüyorsan, kalbindeki çöpleri atmayı dene. 
Evdeki çöpleri biriktiriyor musun? 
Kalbindekileri de biriktirme!

Umutsuzluğun içinde umut var.
Sevgisizliğin içinde sevgi var.
Yoksulluğun içinde bereket var. 
Karamsarlığın içinde neşe var.
Körlüğün içinde görmek, 
Sağırlığın içinde duymak saklı. 
Zıtlıklar nasıl da uyum içinde.
Fark etsek de, etmesek de...

Nazlı Akın 

30 Haziran 2019 Pazar

Kapat Gözlerini


"Daha uzun arayanlar, suda arar" , dedi erkek. Biz de suda karşılaşmıştık diye düşündü kadın.
"Gözlerim kapalı, denizde yürüyordum, mutluydum; yine de karşılaşmak istedim. En derin, en yaralı, en anlayamadığım parçamla... Karşılaştık... Anlamadık birbirimizi. Ben, zaten suda karşılaştık , onu buldum diye düşündüm. O, suda aramaya devam etmemi ima etti. Uzun uzun ara dedi. Buluncaya kadar ara. Belki de aramayı bırakıncaya kadar ara demek istedi. Uzun uzun konuşmak isterdim, kucaklamak isterdim. Gitti. Ayaklarım denizin içinde, gözlerim kapalı yürümeyi öğreniyorum. Kalbimle yürümeyi. Kolay değil, bir çocuk gibi gözlerimi açmak, önümde ne var diye bakmak istiyorum. Oysa gözlerim kapalıyken çakıl taşları benimle dans ediyor, su tenimle konuşuyor, rüzgar saçlarımdan tutup ruhuma götürüyor. Evet , adımlarım kalbime eşlik ederken, gerçekten yürüyorum. Hakkını veriyorum doğan güne. "
Kadın , en derin, en yaralı, en anlayamadığı parçasıyla konuşunca anladı. Yıllarca uzun uzun 
aradı ama gözleri açıktı.
Nazlı Akın

Kalbinle Yürü


kitapsec.com da bir ay boyunca kargo ücretsiz. Kalbe Eşlik Eden Adımlar'ı alın, okuyun, paylaşın, beni etiketleyin. Özel yoga seansı hediyem olsun. Yoga sonrası rehberlik kart açılımı, kahve ve sohbet de var.

19 Haziran 2019 Çarşamba

Sobe

Karanlığınla saklambaç oynuyorsun.
Sobeledin mi? Hayır.
Karanlığın bir kaçak gibi kalbinin kuytu köşelerine saklanıyor. Ortaya çıktığında sen yoksun, sen meydandayken o yok.
Bu işte bir terslik yok mu sence?
Öfkeni, kızgınlığını, kırgınlığını , anlık tepkilerini görmezden gelerek yönetemezsin. Öfken seni yönettiğinde bu yıllar sürebilir. Bir ömür dile getirilmemiş kızgınlıkla yaşayabilirsin. Ya da öfkeni anlayabilirsin.
Sence hangisi daha sağlıklı?
Kimse öfkesini sahiplenmiyor, işe oradan başla. O duygular sana ait. Hissettiklerin için pişmanlık duyma, duygular geçicidir tepkiler iz bırakır. Tepkisel olmamayı öğren. Uğraş kendinle, eğit kendini, öğretmen ol içindeki çocuğa.
Dolup taştığın o duygularla anlamlı hayat. Hissetmeyen biri yaşamış sayılmaz. Yine de biriyle kavga ettiğinde , “bağıran kim?” diye sor kendine. Bağıran sen misin? Kalbinin kuytularında yaşayan hiç karşılaşmadığın parçan mı? Onu tanısaydın kontrol etmen daha kolay olmaz mıydı?

Nazlı Akın

17 Haziran 2019 Pazartesi

Olduğum Gibi

Uzun yıllar kitap okuyarak kendimi arayıp durdum. Şimdi düşününce hayat hikayemin en lezzetli kısmı okuduklarım...
 "Kalbe Eşlik Eden Adımlar'da" ,her yazı ve şiir öncesi, hayatımı değiştiren yazarların kitaplarından alıntılar var. Alıntılar da yazdığım kitap kadar kıymetli benim için. Yazının gücüne daima inandım. Yaşantımı şekillendiren, bana rahatsızlık veren deneyimlerin üstesinden gelmeme yardımcı olan ne varsa, ikinci kitabımda. Olduğum gibi...

Kendim olmaya izin verdim bu kitapta. Nihayet yaptım. İnsanın kendisi gibi olmasından daha özgürleştirici ne olabilir?

Nazlı Akın 

11 Haziran 2019 Salı

Kalbe Eşlik Eden Adımlar



Yıllarca kendimi yargılayarak yaşadım. İçimde mükemmeliyetçi bir göz vardı. O göze göre ben hep eksiktim, daima daha iyi olmak için çalışmalıydım. Yaptığım işleri beğenmek, sahiplenmek, bir iş başardığımda gurur duymak yerine hep o sesi duyuyordum:
 
“Daha iyisini yapabilirsin. Bu mükemmel değil!”

https://www.kitapyurdu.com/kitap/kalbe-eslik-eden-adimlar/506801.html&filter_name=kalbe%20e%C5%9Flik


https://kidega.com/kitap/kalbe-eslik-eden-adimlar-310185/detay?gclid=CjwKCAjw0ZfoBRB4EiwASUMdYeh9yZu_wOAudFqG4zy0i-iRGsCWrMloLke9h09qROD9qB

İmzalı kitap isteyenler mesaj yollayabilir.

9 Haziran 2019 Pazar

Kalbe Yerleşmek

Zor olan başkasını affetmek değil.
Zor olan kendini affetmek. 
Çabasız bir teslimiyet için kalbe yerleşmek gerek.
Yeni bir eve taşınır gibi; önce temizlemek sonra yerleşmek.
Kişi önce hizmetkar sonra ev sahibi olmayı öğrenmeli. 
Kendine hizmet edemeyen başkasına nasıl etsin?

Nazlı Akın 

Neyi görmek istemiyorsun?


Mükemmel olmak zorunda mısın? 
Hataların, kusur saydıkların , yanlış kararların, kaybettiklerin; en iyi öğretmenlerin değil mi?
Hayattaki en büyük kötülük kişinin kendine yaptığı kötülüktür. Mükemmellik takıntısı, kontrol etme çabası, çokbilmişlik, hayattan keyif almanı imkansız hale getirir.
Kusur arayan kusur bulur. Güzellik arayan güzellik bulur.
İnsan, aradıklarına saklanmıştır.
Hayat, neyi görmek istemiyorsan önüne savurur; rüzgarla gözüne kaçan toz misali... Sen kendine körleşinceye kadar rehberlik sana ulaşmanın bir yolunu bulur.
Kendi gerçeğine körleşenler karanlıkta yaşar, ışık gözlerine değil , ruhlarına batar.

Nazlı Akın 

Geçmiş, neden geçmez?



"Çocukluk insanın boğazına saplanmış bir bıçak gibidir; kolay kolay çıkarılamaz." (İçimdeki Yangın Filminden)

Son zamanlarda çok kıymetli psikoloji kitapları okudum. Bu kitapların ilk etkisi ruhumda bir fırtına başlatmak oldu. Çocukluğum, ailem, ilişkilerim hakkında düşünmek , yaşadığım deneyimlerin üstümdeki etkilerini tartmak, geçmişimin bugüne nasıl yansıdığını anlamak için duyduğum istek hiç azalmadı. Görüyorum ki kendimi anlamaya çalışmak en kutsal çabam. Yetişkin bir kadın olarak verdiğim bazı tepkilerin içimdeki yaralı çocuğa ait olduğunu fark etmek çok kıymetli. Büyümek; yer yaşta devam eden sancılı bir süreç. İşin güzel tarafıysa içsel çocuğu işitmeye başlamanın getirdiği lütuflar. “Kurtlarla Koşan Kadınlar” isimli kitapta, tin çocuğun ruh ve ego arasındaki köprü olduğundan söz eder Clarissa P. Estes. Yaratıcılığımı harekete geçirmenin yolu, içimdeki çocuğu gerçekten dinlemektir.  Beni götürmek istediği yerlere gitmek için elinden tutmalıyım. 

“Ego” , tembellik eder,  “çocuk”,  hareket etmek ister. 

“Ego”,  mükemmellik kaygısına kapılır, “çocuk”,  olduğu gibidir. 

“Ego”, geçmiş ve gelecek arasında mekik dokur, “çocuk”, anı yaşar. 

İşin aslı çocukla bağlantı kurmadan, ruha iyi gelecek şeyleri keşfedemezsiniz. Ruha iyi gelen ne varsa, çocuksu bir yanı olduğu söylenebilir. Toprakla uğraşmak (çocukken hangimiz kova kürekle oynamadık?), gökyüzünü seyretmek (çocukken hangimiz bulutlara bakıp hayali resimler görmedik?), sokağa çıkmak (çocukken hangimiz oyunu bırakıp eve girmek istedik?), parklarda oturmak (çocukken hangimiz parkı sevmezdik?), şarkı söylemek (çocukken ütü kordonuyla şarkı söyleyenler buraya lütfen), dans etmek (çocuklar dans etmeye bayılır), yazmak, çizmek, boyamak, okumak (çocuklar sıkça yazar, resim yapar, boyar)…

Gelelim yazının başlığıyla anlattıklarımın kendimce kurduğum bağlantısına. Geçmiş dediğimiz yer, bir haritada olsaydı tam da adı çocukluk olan bölgeye denk gelirdi. İlk travmalarımızın kökeni süper kahramanlarımız ana babalarımızla kurduğumuz ilişkiden geliyor. Her çocuğun gerçek kahramanları sahip olduğu ebeveynleridir. Yıllar boyunca anne babamızın bize olan davranışlarının üstümüzde bıraktığı izlerle yaşarız. Kendimizi beğendirmek, takdir görmek için yanıp tutuştuğumuz da olur , onları görmeye tahammül edemediğimiz zamanlar da. Çocukluk yıllarını dikkatle incelemek, çocuktan esirgenenleri, eksikleri tamamlayıp yerine koymak çok değerli. Dünyadaki yaygın inanç, her ne yaşanmış olursa olsun ebeveynlere saygı göstermeyi önerse de, birçok sağduyulu terapist çocuğa hak ettiklerini geri vermenin öneminden söz ediyor. 

Yıllarca değersizlik duygusuyla mücadele etmiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki ancak çocukluğunuzda neler yaşandığını idrak ettiğiniz takdirde kendinizi sevmeye başlayabilirsiniz. Ortada bir haksızlık varsa, aile içi şiddet, dayak varsa , çocuğun hiçbir hakkı gözetilmemişse kaç yaşında olursak olalım tarafsız bir bakış açısına ihtiyacımız var. Ebeveynlerimizi haklı çıkarmaya çalışmak ya da onları yok saymak yerine, çocuğun ne hissettiğine odaklanırsak kendimizle ilişkimizi yoluna koyabiliriz. 

Çocuk, yaşınız kaç olursa olsun gerçek sahibinden gelen sevgiyi kabul eder. 
Çocuk, onu anladığınız zaman  elinizi tutar, sizi yaşam amacınıza götürür.

Kaçmak mı, gerçeğimizle kucaklaşmak mı anlayışımızı yükseltir?
Dürüst olmak, samimi olmak, bence insana çok yakışıyor…

Nazlı Akın 


8 Haziran 2019 Cumartesi

İkigai ya da yaşam amacı

"Neden dünyaya geldim?" sorusu, anlam peşinde koşan her yetişkinin cevabını aradığı kadim bir soru. 2012 yılında, bir meditasyon sırasında gördüğüm vizyon sonrası, yazdıklarımı paylaşmaya başladım. 2016'da ilk kitabım Vecd basıldı. Haziran ayında da, ikinci kitabım "Kalbe Eşlik Eden Adımlar" matbaadan çıkıp ellerime doğacak. Yaşam amacımız, yazmak ya da ekmek pişirmek olabilir. Resim yapmak ya da şarkı söylemek olabilir. Masal anlatmak ya da film çekmek olabilir. Eğer hâlâ yaşam amacımı bilmiyorum diyorsanız çocukluk hayallerinizi hatırlamaya çalışın. Bulmak, daimi mutluluğumuz ve ruhumuzun rahatlığı için çok önemli... Orayı sizden başka kimsenin giremediği kutsal bir yer olarak düşünün. Mesela ben yazarken kendi kutsal bölgeme geçiş yapıyorum. Orada zaman yok. Orada sadece akmak, akmak daha çok akmak var.
Hayatı en iyi anlatan kelime bence "akış". Akışın önünden çekilip, aşkla yaşayalım. Hayatlarımıza da aşık olalım.

Nazlı Akın 

Mutluluk daima kalbin kararıdır

"Mutluluk daima kalbin kararıdır."
Aida

Beni her sabah yataktan kaldıran, mutluluk içinde bırakan, günlerime anlam katan en iyi yönüm yani "İkigaim"; yazmak. Victor Frankl'ın logoterapi yöntemiyle hastalarını yaşama döndürmesinin esası da bu ilke; kişinin ikigaisini keşfetmesi ya da bunu görev edinmesi. Uzun ömürlü Japonların İkigaisini bularak neşe içinde yaşaması tesadüf olamaz.
İnsanın gerçek açlığı mideden gelmez. Bazı soruların cevaplarını araştırmak, bulmaya çalışmak , ruhun açlığını giderir. Kadim soru, "neden dünyadayım?" sorusu. Cevabı bulanların hayatı kutsanacak buna eminim.

"Güzelliği mükemmellikte değil, kusurlu ve eksik şeylerde aramalıyız", diyor kitapta. Japonlar kusurlu ya da kırık çay fincanına çok değer verirmiş. Mükemmellik takıntısı ağır bir yük. Onunla yaşamaya alışmak yerine ezber bozmak bana iyi geliyor. Bazen evin biraz dağınık olmasına izin veriyorum. Lavaboda bir iki kirli kahve fincanı bırakıyorum. Tangonun tüylerini süpürmek en büyük takıntım.🤣 Çok nadir de olsa tüylerin özgürce uçmasına izin veriyorum. Küçük kusurların mükemmellik algıma darbe vurması yavaşça da olsa etki ediyor. 

İtiraf ediyorum, takıntıları bırakarak yaşamak çok güzel. Olanın olmasına izin vermek, kontrol edemeyeceğim şeyleri akışa teslim etmek... Buna çok ihtiyacım var.



Nazlı Akın 

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Eve Geri Dönüş Zamanları

"Temiz, yaratıcı akıntının yitirilmesi , psikolojik ve tinsel bir bunalıma yol açar."

(Kurtlarla Koşan Kadınlar _ Clarissa P Estes)

Doğursun, doğurmasın;  " yaratıcı gücü",  kadının en büyük servetidir. Bu gücü takas edip duruyoruz. Yeteneklerimizi ya farkında değiliz ya kullanmıyoruz.  Boş zamanlarımızda, ruhumuzun ihtiyaçlarını gidermek yerine egomuzun arzularını karşılamakla meşgulüz. Ruh ve ego arasındaki köprü “içsel çocuk”. O köprüyü kullanmaya başlamak için, içsel çocuğun oynama ve yaratma kaynaklarını temin etmek zorundayız. Kendimizi sevmenin, bedenlerimizle barışmanın yolu da o çocuğu işitmek ve anlamaktan geçiyor.  

Okumak, yazmak, çizmek, boyamak, dans etmek, şarkı söylemek, parka gitmek, salıncakta sallanmak, toprakla oynamak, çocuğu mutlu edecek ne varsa yapmak; kendimiz olmaya izin vermenin giriş kapısıdır. Her gün bir süreliğine eve geri dönmek iyi gelir. Kurtuluş reçetemiz eve geri dönmenin, kendimiz olmaya izin vermenin yolunu bulmak. Bölünmeden, parçalanmadan, odaklanmış bir hayat  yaşamak.



Nazlı Akın

28 Mayıs 2019 Salı

Kalbe Eşlik Eden Adımlar




Kalbe Eşlik Eden Adımlar" ön satışta. İmzalı olarak almak için akinnazli05@gmail.com adresine mesaj yollayabilirsiniz. Kitap iki hafta içinde elimde olacak. 


"Yıllarca kendimi yargılayarak yaşadım. İçimde mükemmeliyetçi bir göz vardı. O göze göre ben hep eksiktim, daima daha iyi olmak için çalışmalıydım. Yaptığım işleri beğenmek, sahiplenmek, bir iş başardığımda gurur duymak yerine hep o sesi duyuyordum:
Daha iyisini yapabilirsin. Bu mükemmel değil! "




27 Mayıs 2019 Pazartesi

Eve Dönüş Zamanı

"Bir kadın kendi gerçeğini söylediğinde niyetlerini ve duygularını tutuşturur, içgüdüsel doğayla aralarından su sızmaz, şarkı söyler , ruhun vahşi nefes akışında yaşar. "
Kurtlarla Koşan Kadınlar _ Clarissa P. Estes

Kitapta yazarın "eve dönüş zamanı" olarak adlandırdığı özel bir zamandan söz ediliyor. Her kadın bu çağrıyı işitebilir , marifet işitmekte değil, çağrıldığında gidebilmekte... Çoğunlukla mazeretler üreterek , kendi hakikatimize doğru yolculuğa çıkmaktan kaçarız. Nedense bizi en çok rahatsız eden gerçeklerdir. Çoğunlukla inanmayı seçtiğimiz yalanlarla yaşar, içimiz kan ağlarken güleriz. Rumuzdaki hoşnutsuzluk hissi günlerimize eşlik eder durur. Bu his bir tür alarm sistemi gibidir. Bize hayatımızı değiştirmenin, her zaman yürüdüğümüz yoldan çıkmanın, güvenli bölgemizi terk etmenin yani daha cesur ve parlak olmanın kapısını açar.

Eve geri dönmenin tek sırrı "bunu gerçekten istemektir". Kendimize ait sessizlik zamanları yaratarak uygun kapıdan içeri girebiliriz.
Kendimle baş başa kaldığım bu sessiz zamanlar benim için de öyle vazgeçilmez ki. Hava gibi, su gibi , ekmek gibi. Çoğu zaman yazarak eve geri dönerim. Kullandığım başka kapılar da var tabii. Kahvesini sevdiğim bir kafede oturmak, insanları seyrederken gülümsemek, ayaklarımı denizle buluşturmak, güneş ışığından faydalanmak, çiçekleri koklamak, ağaçlara sarılmak, yoga yapmak , şiir okumak, sevdiğim kitapların altını çizmek, mantra müzik dinlemek... Unuttuklarım olmuştur; önemli olan eve dönmenin ne kadar kolay olduğunu hatırlatmak...
Evden çok uzak kaldıysanız, bugün bir yolunu bulun, kapıyı açıp içeri girin. Orada birbirimizle buluşmak da mümkün.
İkinci kitabım "Kalbe Eşlik Eden Adımlar'da" , o kapıdan içeri girdim , kendi gerçeğimi anlattım. Belki o sayfalarda karşılaşır birbirimize selâm veririz. (Kitap henüz matbaadan çıkmadı.)
Nazlı Akın

Tin Çocuk


"Bir kadının depresyonlarının, can sıkıntılarının ve sayıklamalı kafa karışıklığının çoğu, yeniliğin, şevkin ve yaratıcılığın kısıtlandığı ya da yasaklandığı son derece sınırlı bir ruhsal yaşamdan kaynaklanır. Kadınların doğal ve vahşi içgüdülerinin kültürel olarak kısıtlanması ve cezalandırılması yüzünden, yeteneklerinin hâlâ büyük oranda çalındığını ve sakatlandığını görmezden gelemeyiz."

Kurtlarla Koşan Kadınlar - Clarissa P. Estes

Postumu arıyorum.
Ruh derimi kaybettim. 
Yola çıkmalıyım,
Kontrolü elden bırakmalı,
Fısıltıyı dinlemeliyim.
Küçük kız oyun oynamayı biliyor.
Vahşi kadınının çağrısını işitiyor onun kulakları.
İçeride oyun oynamak istiyor,
Düş bölgesinde sınır yok.
Postumu arıyorum.
Ruh derimi kaybettim.
Adımlarım bir çocuğun minik adımları gibi,
İki yakayı birbirine bağlayan köprüdeyim şimdi.
Rüzgar , yağmur, fırtına geri döndüremez beni.
Dayanıyorum çocuk kalbimle,
Dayanıyorum cesaretle,
Dayanıyorum kararlılıkla. 
Postumu buluyorum.
Ruh derimi giyiyorum.
Eve geri dönüyorum.
Mutluyum.

Bir çocuk düşünün.
Kör ama görüyor.
Sakat ama yürüyor.
Dilsiz ama konuşuyor.
Sağır ama duyuyor.
Hiç sevilmemiş ama seviyor.
İçsel çocuk gördü, biz yüz çevirdik.
Dans etmek, oynamak istedi, biz durduk.
Konuşmak istedi, susturduk.
İşitmek istedi, kulak tıkadık.
Sevmek istedi, engelledik.
Yine de vazgeçmedi.
 Cesaretle, inatla, kararlılıkla, şevkle sana ulaşmaya çalışıyor.
Tek derdi bu, sana ulaşmak.
Onunla birlikte gördüğünde uzaklara bakabilirsin.
Onunla birlikte hareket ettiğinde bedenini silkeleyebilirsin, tıpkı tozlu bir halı gibi.
Onunla duymaya başladığında, bambaşka sesleri işitebilirsin. Kalbinin ritmini duyabilirsin.
Onunla birlikte sevdiğinde şefkat hissedebilirsin.
Ruhunla egon arasındaki savaşı sadece çocuk bitirebilir. Çocuk, uzlaştırıcı, birleştirici ve kutsaldır.


Nazlı Akın

8 Nisan 2019 Pazartesi

Aile Dizimi


Yaklaşık bir ay önce tuhaf bir rüya gördüm. Evimde daha önce görmediğim ama holde yerde oturmasını hiç yadırgamadığım bir erkek oturuyor. Siyah uzun paltosuyla savaştan yeni çıkmış bir hali var. Ona neden koltuğa oturmadığını soruyorum, cevap alamıyorum. Bu rüyadan sonra aile dizimini araştırmaya karar verdim ama tuhaf bir şekilde yapmadım. Rüyadan günler sonra eski arkadaşım Sevil, facebook üzerinden bana bir davet gönderdi. Kadıköy’de, bir danışmanlık merkezinde  “aile dizimi” yaptığını, katılmak isteyip istemediğimi sordu.  Ertesi gün Sevil bana geldi, kahve içtik, sistemin tarihçesini, işleyiş şeklini konuştuk. Pazar günü buluşmak üzere sözleştik ama grip oldum gidemedim.  
Bugün neden bir ay önce değil de bugün gittiğimi anlıyorum. Bazı çalışmaları kimlerle yaptığınız  kaderseldir, yolları mutlaka kesişecek bu insanlar zamanı gelince bir vesileyle buluşur ya da buluşturulur. 

Güneşli bir Pazar günü sabahın on birinden akşamın altısına kadar dokuz kişilik bir şifa ekibinin içindeydim. Aile diziminde neler olup bittiğinden söz etmeyeceğim, hikâyeleri izinsiz anlatamam ama her açılımın kutsal bir yaratıma dönüştüğüne tanıklık ettim. Kutsallığı, büyük dönüşüm potansiyelinden ve güçlü şifasından kaynaklanıyor.

Ben bugün açılım yaptırmasam da, katılımcı olarak alanın içinde yer almanın bile büyüleyici olduğunu itiraf etmeliyim. Grubun uyumu, şefkati, hoşgörüsü, sabrı, cesareti beni yüreklendirdi. Geçmişimizin, benzer ebeveynlere sahip olmanın getirdiği yakınlık aramızda kolayca tutuşan sevgi alevini körükledi. Günün sonunda aile diziminin ne olduğunu ne işe yaradığını anlamak için neden bu kadar beklediğimi anladım. Ben bugünkü grupla buluşmayı beklemişim. Her birine en içten teşekkürlerimi yolluyorum.

 Sevil’in yumuşacık enerjisiden, konuya olan hakimiyetinden, sabrından, samimiyetinden de çok etkilendim. Bu tip çalışmaları kimin yönettiği çok önemli. Beni müşteri olarak gören danışmanlardan, yoga stüdyolarından, enerji terapistlerinden daima uzak durdum. Sevil’le çalışmak, güvenmek çok kolay, tanışırsanız bana hak vereceksiniz.

Nazlı Akın 

Aile diziminin ne olduğunu bilmeyenler için Ayşe Arman’ın , Mehmet Zararsızoğlu’yla yaptığı röportajdan bir bölüm paylaşıyorum.

 Hepimizin bir aile matrisi var. Nedir bu? Geçmiş nesillerimiz. Anne ve babamızdan gelen birinci dereceden kan bağıyla bağlı olduğumuz akrabalarımız. Halalarımız, teyzelerimiz, amcalarımız, büyük amcalarımız, dedelerimiz, anneannelerimiz... Onlar, güzel şeyler de yaşamışlar  travmalar da. Evlilikler, düşükler, küçük yaşta ölümler, göçler, evlat verilmeler, hatta cinayetler. Hayat, onlara ne getirdiyse, hepsi o matriste yer alıyor. Genlerimiz kalıtımsal yolla geçiyor ya, geçmişte aile matrisimizde vuku bulan, cinayet, göç, kayıp ve diğer travmalar da sonraki gelen nesillere devroluyor. Farkına bile varmadan, kaderi kötü bir dayıyı, amcayı, hatta bir büyükbabayı bir şekilde temsil ediyoruz.
 Biyolojide “morfik rezonans” diye bir kavram var. İngiliz biyolog Rupert Sheldrake, canlıların dünyasındaki her şeyin bir yerde kaydolduğunu söylüyor. Yaptığımız her şey kayıt altında. Dünyada sır yok. Kuantum fiziği de, zamansızlık ve mekansızlık ilkesinden söz ediyor, hiçbir şeyin dünyada kaybolmadığını ve tekrar ettiğini anlatıyor... Eğer geçmişine dönüp bakmıyorsan, büyük resmi bilmiyorsan, görmüyorsan, sistemdeki kayıtlı bilgilerden habersizsen, ilgisizsen, dile getirmiyorsan, anlatmıyorsan, konuşmuyorsan, bu mekanizma çalışıyor ve çok kuvvetli bir şekilde, aile büyüklerinin kaderleri yeni nesillere sirayet ediyor. Ama çoğunlukla insanlar bunun farkında bile olmuyorlar. Geliyorlar, görüyorsunuz gayet düzgün insanlar, en iyi okulları bitirmişler, yaldızlı diplomalara sahipler, ama hiçbir şekilde içsel boşluktan kurtulamıyorlar.”

5 Nisan 2019 Cuma

Küçük Bir Sıçrama


Bu içsel sıkıntı, “Zaman’la” didiştiğim için yakamı bırakmıyor. Zaman’ı, aklımla anlama çabasına son vermeliyim. Anlaşılmaz olduğunu, genişleyerek hayatıma yayıldığını, her yeni gün beni yutmaya biraz daha yaklaştığını biliyorum. Yine de, zamanda sıçrama hakkım olsaydı, kesinlikle doğmadan önce bulunduğum yeri ziyaret etmek isterdim.

Zaman’ın, takım elbiseli yakışıklı adamları “küçük bir sıçramanın aramızda lafı mı olur?” demediler. İyi gizlese de mafyadır zaman. Gizli teşkilatının en tepesinde oturur, sadece istediğiyle görüşür. Onun ilgisini hak edenlerle. Tahsil ettikleri her gün ömürden düşerken, sürekli yeni haraçlar icat eder durur.

Bana, “Zaman’la didişme” diyorlar, kendine yazık. Seni tanımıyor bile ama kulağına giderse iyi olmaz. Yer altındakilere bulaşmak istemezsin. Anlamadıkları bir şey var, hepimiz hakkında kayıt tutuyorlar. Bizi bütün olarak tanıyorlar. Bize bütün olarak hizmet ediyorlar. Ruhu kemiren dişlerini görmek için bakmak gerekiyor. Bakınca görebilir miyiz dersin? Bakmak da yetmiyor. Gözlerini feda etmelisin. Hiç kullanmadığın gözlerin onları görebilir.

Biz bazen onları görebiliyoruz. Rüya yoluyla.  Zaman, geçenlerde annemlerin evine görünmeyen adamlarını yolladı. Önce evdeki kahve tepsisi havalandı, annem şaşırmak yerine aile yadigârı tepsiyi kovalamaya başladı. Güler misin, ağlar mısın? Balkon kapısı kendiliğinden açıldı, kapandı. Tepsi teslim olmak yerine annemi uğraştırıyordu o ara. Babamın ayaklarına örttüğü battaniye bir yılan edasıyla kıvrılarak ayaklarımdan yukarı çıkmaya başladı. Aşağı indirdim, yukarı çıktı, aşağı indirdim yukarı çıktı. Nafile, kaçmaya başladım, kovalamaya başladı. Kız kardeşimin pembe valizi takla atarak önümü kesti. O sırada içeride uyuyan anneannem uyandı, çantaya bir tekme savurdu:

“Size söyledim, bana inanmadınız. Evi ziyaret ediyorlar dedim, sürahinin içindeki akrepten söz ettim. Sen ne dedin yavrum?”

“Akrep suda yaşar mı?” dedim.

“Valiz takla atar mı yavrum? Battaniye bedenine sahip olmak ister mi?”

Anneannem haklıydı, Zaman’ın ilk ilişkisi onunla gerçekleşti. Battaniyeden kurtulamıyordum. Anneannem battaniyeyi kendine çekti, dişledi, sökmeye başladı. İpleri bileğine doluyordu. Annemin tepsisi hızla yere çakıldı. Valiz durdu. Babamın uykusu hafiftir ama uyanmamıştı. Kadınlar yine büyük iş başardı diye düşündüm. Kız kardeşim eve dönünce olanları gizlemeliyiz. Takla atan bir valizle seyahat edemez ki.

Zaman, aileme musallat olmuştu ama benim süper bir anneannem vardı. O didişerek de olsa bu gecelik bir aile dramını önlemişti. Yine de kurduğu son cümle beni hayretler içinde bıraktı:

“Zaman’ın adamlarından biri seninle konuşmak istiyormuş. Söktüğüm battaniye söyledi.”

Neden ben bilemiyordum ama acayip bir merak duygusu kapladı benliğimi. Uyandım.

Nazlı Akın 

3 Nisan 2019 Çarşamba

Vecde Gelmek


Kadim bilgiler umutsuzluğa yer vermez. Yaşadığımız olaylarda sorumluluğu kabul edip, öğrenmemiz gereken dersi hızlıca alırsak, ruh güç kazanır. Ders almak, o deneyimle bir daha sınanmamaktır. Zorlayan deneyimlerden geçerken, direnç yolları tıkar, çözümler görülmez olur. Direnç, kabulle buluşuncaya kadar ruh acı çeker. Böyle durumlarda genellikle  “iyi geldiğini bildiklerimizden” vazgeçeriz. Adeta kendimizi cezalandırırız. Her insan kendine iyi gelen, ruhunu yükselten ne varsa sahip çıkmalıdır. Dua, meditasyon, tefekkür, içe dönüş, inziva, oruç, yoga ya da kişiye uygun başka bir yol... Yolda olmak, kalpte olmaktır. Yolda olmak bize yalnız olmadığımızı derinden hissettirir. İnsanların ne hissettiğini dahi anlayamadığı bir çağda yaşıyoruz. İki göğsümüzün arasında taşıdığımız kalbimiz, sadece işini yapan bir organa dönüştü. Kalbi açmakla ilgili yüzlerce çalışma var. Düşünsenize, kalbin hissedebilmesi için çalışmalar yapmanın gerekli olduğu bir çağda yaşıyoruz artık.
Acı çekerken kadim bilginin ipine sarılmak bizi kâbustan uyandırır. Hepimiz kavrayışımızı geliştirmek için,  birbirimizle sınanırız. İşimizle, ailemizle, dostlarımızla, kendimizle sınanırız. Sınavın tekrar etmemesi, içindeki bilginin iyi anlaşılmasını gerektirir.
Aynı derslerle karşı karşıya kalıyorsanız, bilin ki akışa direniyor, rüzgâra karşı kürek çekiyorsunuz. Doğa akışa teslim olmuştur.  Bir ağaç gibi dirençsiz olabilmek için, ağacı seyretmek çok işe yarar. Ağaçların teslimiyetine hayran olmamak mümkün değil.
İşe samimi bazı sorular sorarak başlayabiliriz.
“Ben kimim?
Neden dünyadayım?
Esas görevim nedir?
Kendimi seviyor muyum?
Kendimle barış içinde miyim?
Karanlığımı farkında mıyım?
Karanlığımı kabul ediyor muyum, dışlıyor muyum?”

Sorular da, cevaplar da ömür boyu üstüne eğilmemizi gerektiriyor. Cevaplar cepte değil ama soru sormaya başlamak bile büyük bir adım.
Aşağıdaki dua, insanın anlam arayışına adanmıştır.

Kim olduğumu hatırlamama yardım et!
Kim olmadığımı anlamama yardım et!
Unuttuğum her an hızlıca hatırlamama yardım et!
Kalbimin ellerinin arasında saflaşmasına yardım et.
Baktığım her yüzde, gördüğüm her şeyde gizlenmiş mührünü hissetmeme yardım et!
Kalbimi aşkla mühürle!
Eğer seni layığıyla sevebilirsem her şeyi ve herkesi sevebilirim.
Seni sonsuz sınırsız aşkla sevmeme yardım et!

Nazlı Akın

22 Şubat 2019 Cuma

Boş Ayna

Şubat ayında okuduğum iki kitap beni derinden etkiledi. “Boş Ayna”, narsist anneler tarafından büyütülen çocukların, ileriki yıllarda ne gibi sorunlarla boğuşacağını gözler önüne sererken, boşaltılmamış “haklı öfkenin” hangi sonuçları doğurduğunu anlatıyordu. Geçmiş değişmez ama beni “şimdi olduğum insan” yapan dinamikler geçmişin izlerini taşır. İnsan genellikle duygularını içinde tutma eğilimiyle yaşıyor. Doya doya ağlayan ya da doya gülen birine pek rastlamadım. Anlık öfke patlamalarının da kimseye hizmet ettiği söylenemez. 

Duyguları boşaltmanın da bilinçli yolları var. Şifalanmak için niyet oluşturmanın değerli olduğuna inanıyorum. Kalbinde küskün bir çocukla yaşayan herkes onunla barışmanın bir yolunu bulmalı. Dahası bunu yürekten istemeli. 

Dr. Karl Mc Bride, Boş Ayna isimli kitabında “yas tutmayı öğrenmekten” söz ediyor. Eğer zor bir çocukluk geçirdiyseniz önce bunu fark etmelisiniz. Kabul yavaş yavaş oluşuyor. Dr. Karl Mc Bride , kendimize sessiz bir alan yaratıp, acıyla kalmayı sonra da o acıyı ifade etmek için içinizden geldiği gibi davranmayı öneriyor. Kendisi, evde perdeleri çekip yastıkları yumrukluyormuş. Narsist bir anne tarafından büyütülürken bolca acı çekmiş. Eğer yastıkları yumruklamanın sizin için uygun olmadığını düşünürseniz, kitapta başka öneriler de var. 


İyileşmek için beş aşamadan söz ediyor: İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul. İnkar ve pazarlık aşamaları çok tanıdık. Önemli olan gerçek hislerimizin ortaya çıkmasına izin vermek. Duyguların içimizden taşmasına izin verip yeteri kadar yas tuttuktan sonra, içine doğduğumuz aileyi anlamaya başlayabiliriz. Annesi tarafından aşırı ilgiyle yutulan ya da hiç ilgi görmeyen kız çocuklarının iyileşme hikâyelerini okurken kendi şifamız için bir alan yaratmaya başlıyoruz.
Spinoza, şöyle diyor:


“Acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an, acı olmaktan çıkar.”

6 Şubat 2019 Çarşamba

Anlaşılmak İstiyorum


Altıncı Bölüm 

“Etrafına iyi bak Ceylan. Burası gerçekte var olmayan bir yer. Senden önce iki kişiyle buluştum burada. Onların hayatı da roman oldu. Hikâyeleri bittiğinde işimiz de bitmişti. Sürekli burada olmak ister miydin? Boşluklar ruhlarımızı yutabilir. Beni neden merak ediyorsun ki? Hem gerçek hayatta karşılaşmamızın bazı riskleri olabilir. Yakınlaşmalar tehlikelidir. Önce seversin, bir de bakmışsın nefret ediyorsun. Birbirini sevdiğini söyleyen insanlara baksana… Çıkarcılıkta ustalaşmış, kibirden gözünün önünü görmeyen milyonların, tuhaf bir sevgi anlayışı var.

Sana söylediklerimi büyük ihtimalle uyanınca hatırlamayacaksın. Rüyaların tamamını hatırlayamayız. Rüyalar uçucudur ama bir his bırakır. O his ne kadar yıkasan çıkmayan kalıcı parfümlere benzer. Rüyanın özü de diyebilirsin, tortusu da. Nasıl kullandığına bağlı…  İnsanlar rüyalarını kullanmayı bilmez. Ehliyeti olan çok az sayıda insan vardır. Ben de onlardan biriyim. Rüyalarımı işliyorum. Hammadde gibi düşün onları.

Acı, hikâyenin pahalı kumaşıdır.

Rüya terzisi, modelin acılarına erişmeden istediği kıyafeti dikemez. Bana yer açmalısın Ceylan. Gündüzleri dinlen, geceleri ruhunda gezinmem için bana izin vermelisin. Tabi hikâyenin yazılması senin için gerçekten önemliyse. Neden hikâyeni paylaşmak istiyorsun?”

“Anlaşılmak istiyorum.”

Anlaşılmak onun için hayati önem taşımasaydı, sunduğum koşulları kabul eder miydi? Benimle gerçekten görüşmeyi çok istediğini hissettim.

Uyandığında fazla bir şey hatırlayacağını sanmıyorum. Rüyadaki sözcükler, uyandıktan sonra, çürümeye, bozulmaya mahkûm ölü bedenler gibi…

Hatice Teyze’nin ölümü yaklaşıyor. Pek de güzel olmayan yüzünde dünyadan göçüp gitmek üzere olan birinin solgun renkleri var. Sahi onun nasıl göründüğünü anlatmadım. Çirkinlerin kaderi böyledir , kimse onların yüzüne gözüne iltifat düzmez. 

Hatice Teyze esmer, kara kuru bir kadındı. Boyu dikkat çekecek kadar kısaydı. Yüzünün sol tarafında kocaman, neredeyse siyahlaşmış bir ben vardı. Işıksız kahverengi küçük gözleri, bulaşık yıkamaktan buruşmuş elleriyle masaldan fırlamış büyücülere benziyordu. Saçları öyle seyrekti ki, kafa derisinin tuhaf beyazlığı görünürdü. Hem ürkütücü hem çok gerçekti. Çocukluğum boyunca bulaşık yıkarken söylediği şarkıları dinledim. Hayatta en sevdiği iş itinalı bir şekilde bulaşık yıkamaktı. Bulaşık Makinesi sadece kalabalık misafir geldiğinde kullanılan, dışlanmış bir beyaz eşyaydı onun için.

Babaannemle beraber mantı yaparken de, sobanın üstünde kestane közlerken de hep aynı duyguyla çalışıyordu. Yaptığı işi severek yapardı. Babaannem koca bir top şeklindeki hamuru merdaneyle inceltirken, mantının harcını önüme koyar, “öğren bakalım” derdi. 

“Öğren de büyüyünce kocana mantı yap."

“Ben evlenmeyeceğim ki.”
“Niyeymiş o yavrum?”

Babaannem çok üzülürdü böyle dediğimde.
“Çocuk doğurmayacağım da ondan.”

“Az daha büyüsün fikri değişir, merak etme.”

Fikrim değişmedi.

Devam Edecek 

Nazlı Akın