Bu Blogda Ara

31 Ocak 2019 Perşembe

Zamanın Dişleri


Dördüncü Bölüm 

Yıldız Yarıcı

Sigara içmem gerek. Üstüme kalın bir hırka geçiriyorum, markete gitmek üzere evden çıkıyorum. Sigara içersem gerçekten kim olduğumu hatırlarım belki. Hangisi benim? Bir oda, bir salon, sobalı evde yaşayan mı? Lokantası ve çok parası olan mı? Başka birini yazarken rolleri değişebilirsiniz. En azından “kendinizi” zar gibi soyup atabilirsiniz üstünüzden.

Adım Yıldız. Babam, beni babaannemin evine bıraktığında iki yaşındaymışım. Annem beni doğurmuş, biraz emzirmiş, azıcık pışpışlamış, hevesini alınca da bırakıp gitmiş. Babaannemin anlattığına göre annem başka birine âşıkmış. Zavallı babamın tek suçu karşılıksız bir aşka tutulmakmış, yoksa beni hiç bırakır mıymış? Bir erkeğin kırılan gururunu tamir etmesi çok zor işmiş.

Aman be babaanne, ne masallarla büyüttün beni. Babam ikimizi de terk etti. Arada yolladığı paralar vicdanının son kırıntılarıydı. Sonra ne oldu, ikimizi de unuttu. Yaşıyor mu acaba? Çekip giden ebeveynlerin suçluluk hissettiğine inanamıyorum. Herkesin unutmak için zamana ihtiyacı vardır. Gün gelir “anne” doğurduğu çocuğu unutur. Anası babası, çocuğunu terk ederse, kan bağı hükmünü yitirir.

Babamın arada sırada beni düşünüp düşünmediğini bilmiyorum. Annem ölmeden önce yüzüm gözünün önüne gelmiş midir acaba? Sanırım soluk bir anıdan ibaretim. Babaannem anneme kızardı ama öldüğü gün helva kavurdu. Ben on bir on iki yaşlarındaydım. “Annen ölmüş yavrum” dedi. Beline kadar uzattığı kahverengi boyasız saçlarını tülbentten çıkardı, bozulan topuzunu düzeltmeden önce gözyaşlarını aynı tülbentle sildi.

Saçlarına hayrandım ama hep saklardı onları. Mavi gözleri, zarif burnu, pembe beyaz teniyle çok güzel kadındı babaannem. Beni hep ona benzettiler. Gizliden gurur duydum bunun için.

“Annen ölmüş yavrum. Mekânı cennet olsun.”
“Nasıl olacak ki babaanne. Annem beni bırakıp gitti, büyük günah işledi.”
Babaannem ilk kez anlatıyormuş, hikâyesi oğlunun yokluğunu haklı çıkarıyormuş gibi başladı yeniden anlatmaya:

“Baban bile bile lades dedi. Kendi başını da senin başını da baban yaktı. Kalbi başkasına demirlenmiş kadından karı mı olur? ‘Seninle evlenirim ama kalbim Cengiz’e ait’ demiş anan babana. Baban sandı ki zamanla sever, alışır ona. Kalp bu yavrum, kalbe söz geçer mi? Cengiz denen adam, ananın ilk erkeğiymiş… İki sene yatmış kalkmış bunlar, oyalamış ananı sonra da gitmiş başka biriyle evlenmiş. Güya ailesi istememiş anneni. Güzel kadındı annen. Yüzü hiç gülmezdi ama güzeldi. Buz gibi bakardı bazen, gözleri de mavi ya, korkardım. Oğlumu korusun diye dua ederdim Allah’a. Baban tutturdu, anan da nedense razı oldu bu evliliğe. İsteyerek değil, kalbi başkasında olmasına rağmen onunla evlenmek isteyecek birini bulduğu için.

 Oğlumun başını böyle yaktı anan işte. Evlendiler, sen doğdun, sonra anan bu Cengiz’in karısını boşadığını duydu. Duyduğu gibi gözü sizi falan görmedi. Gitti de ne oldu? Bir kere sözünden dönen hep dönmez mi? Bir kere aldatan hep aldatmaz mı? Bir kere döven hep vurmaz mı?”

“Annem yok benim. Benim annem sensin babaanne.”
“Babaannen kurban olsun sana yavrum.”

Babaannem, babamın adını sayıklayarak öldüğünde onun annemle aynı tarihte öldüğünü fark ettim. Annemin ölüm tarihini not etmiştim. Bazı tarihleri unutmamalıyız. O tarihlerde ne yaşadığımızı da.

 Yirmi yaşına yeni girmiştim o göçtüğünde. Sağ olsun evini benim üstüme yaptı. Eski, yıkık dökük bir ev olsa da sokakta kalmadığım için şanslıydım. Gündüzleri Hatice Teyze’nin bakkalında çalışıyordum, geceleri kitap okuyup, yazıyordum. Liseden sonra okumadım. Okul bana göre değildi. İnsanların arasında rahat hissetmiyordum. Ne okuyacağımı kendim seçmeye alıştım. Sınava girmek, kendimi okul yönetimine ya da görünmeyen otoriteye ispatlamak hiç de ilgimi çekmiyordu.

Liseyi babaannemin hatırı için bitirdim. Onu okula gitmek istemediğime ama ölünceye kadar okuyacağıma ikna ettim. Biliyordu zaten, görüyordu nasıl kitap okuduğumu. Dikiş dikip, örgü örerek bana az mı roman aldı.

O öldükten sonra Hatice Teyze bütün paramı kitaba yatırdığımı fark edince haftada iki kitap almaya başladı bana. Bakkal Hatice, ne yemek pişirse bana da yedirir, ihtiyaçlarımı alır, öksüzlüğümün acısını hafifletirdi.

Babaannem gidince ben Hatice Teyze kaldık. Biz üç kişilik bir aileydik. Babam annesinin cenazesine gelmediği için öldüğünü düşündük. Babam için gerçek ailesi, onu hiç sevmeyen bir kadın yüzünden silinen, yazdığı ama asla okumadığı bir romandı.

Zamanın dişleri öyle keskin, ağzı o kadar büyük ki. Yutamayacağı hiçbir bağ yok.



Devam Edecek 

Nazlı Akın 

30 Ocak 2019 Çarşamba

İlgisiz Bir Anne


Üçüncü Bölüm 

Ozan’ı aradım, uzun bir yolculuğa çıkmak istediğimi, işleri bir süreliğine idare edip edemeyeceğini sordum. Ozan tam bir iş kolik, babamın bize bıraktığı oyuncaklarla oynamaktan usanmıyor. Bana yine o ilgilenmediği soruyu sordu.
“Sen iyi misin?”
“İyiyim Ozan.”
“Depresyona girdin sandım.”
“Sadece tatile ihtiyacım var.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Nereye gideceksin?”
“Daha karar vermedim, netleşince ararım.”
 “Tamam. Mine’nin selamı var.”
Ozan yıllardır çok eşli hayat sürmesine rağmen,  Mine’nin onu neden boşamadığını anlamıyorum. Ozan bir bağımlı, kendini ne zaman kötü hissetse tek gecelik ilişkiler yaşar.

“İlgisiz bir annenin lanetine uğramış iki kardeşiz” demişti bana içini döktüğü nadir günlerden birinde. Ozan, yakışıklı suratıyla hep kadınların ilgi odağı oldu. Mine, çocukluk arkadaşımız. Babamın en yakın arkadaşı Ahmet Amcanın biricik kızı.
Akıl sağlığı oynak bencil bir anne, aklını işle bozmuş bir baba. Oyuncaklar ve elbiselerle dolu bir oda, sürekli peşimizde dolaşan bakıcılar. Yeri asla doldurulamayacak anne şefkati. O günleri hatırladıkça, içimdeki küçük kızın nasıl yaralandığını fark ediyorum. Annem onun çocuğu olmadığımı düşündüren bir bakışla süzerdi beni. Giyinir, süslenir, bakıcılara talimatlar yağdırır, sorumluluklarını başkalarının üstüne yıkar, ne istiyorsa onu yapardı. Babamla arasında sevgi bağı yoktu. Birbirlerine şefkat beslemiyorlardı.
“Şefkat” demişti bir yoga eğitmenim, kendinizi de içermelidir.

Kendine şefkat duyabilen kaç kişi vardır ki?

 Neden doğurdu annem bizi? Madem sevmeyecekti, ilgilenmeyecekti neden doğurdu? Her şeyin en pahalısını satın alır, insanların bizi nasıl kıskandığını anlatırdı. Güya herkes ona gıpta ediyordu. Güzelliğine, oturduğu eve, bindiği arabaya, giydiği kıyafetlere kıskanarak bakarlardı sözde…

Babamın eve geç gelmesine, ailece sofraya oturamayışımıza içerlerdim. Bize kim neden imrensin derdim çocuk aklımla. Annem çoğunlukla odasında olurdu. Arkadaşlarını bencil davranışlarıyla kendinden uzaklaştırmış, yalnız kalmıştı. En yakın arkadaşının babamı ayartmaya çalıştığını ima etmiş,  kadını hiç yapmadığı şeylerle suçlamıştı. Nedense arkadaşları ona ait olana göz dikmişti. Zamanla etrafında kimse kalmadı.

Çocukluğum boyunca babamdan annemin beni ne kadar çok istediğini, bir kız çocuğu olsun diye dua ettiğini, adaklar adadığını dinledim. Sonunda ben gelmiştim, annem sevinçten deliye dönmüştü. Annem kafa sallamakla yetinirdi. Bazen babamın bu hikâyeyi sırf bana acıdığı için anlattığını düşünürdüm. Hayatım boyunca istenmeyen bir çocuk olduğumu düşündüm. Annem benimle neredeyse hiç ilgilenmedi. Evde çalışan kadınlar bile aralarında bunu konuşurdu, işin kötüsü duyardım. Sanırım yedi yaşındaydım, mutfaktan sorumlu Şadiye Teyze yemek pişirirken bakıcım Hüsniye Teyze’ye, “olmaz olsun böyle anne” demişti.

Annem kendine ait, tuhaf bir dünyada yaşıyordu. En sevdiği iş televizyon izlemekti. Alışveriş yapsın, giyinsin, süslensin, televizyon izlesin. Evde makyajsız dolaştığını hiç görmedim. Ölmeden önce odasında kendi kendine konuşmaya başladığını fark etmiştik Ozan’la. Annem her zaman kafasının içinde yaşardı, sonunda bu durum içinden çıkamayacağı bir hale girdi. Düş ve gerçek birbirine karışmaya başladı. Hiç kapatmadığı televizyonun da bu durumu beslediğini düşünüyorum. Oradaki hayatlar kendi hayatı olmaya başlamıştı. Bir gün yatağında televizyon izlerken öldü. Öylece, acı çekmeden. En sevdiği diziye bakarken kalp krizi geçirdi.

Anneme benzemekten daima korktum. Televizyon izlemem, kitap okur, klasik müzik dinlerim. Yine de çoğu zaman zihnim cehennemi andırıyor. Mesela şimdi Beykoz’daki lüks konakta hakkımda neler konuşulduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kapadım, onları işitebiliyorum…

 “Ceylan işin başında pek durmuyormuş. Geçenlerde karşılaşmışlar Duygu’yla.  Hiç iyi görünmüyor dedi. Üstü başı dağınıkmış. Daha ilginci de var, sigaraya başlamış Ceylan. Yıllardır sigara içilen yerde durmaz, hep söylenir. Kokusuna bile katlanamaz. Nasıl oldu anlamadım.

Bir derdi var ya dur bakalım. İzin vermiyor ki yardım eli uzatalım. Kendi dünyasında yaşıyor. Annesi de böyleymiş biliyorsunuz. Akıl sağlığı yerinde değilmiş. Bu yaşa geldi evlenmedi. Sevgilisi de yok. Rahmetlinin lokantalarını iyi idare etti ama kendisi için hiçbir şey yapmadı. Giderek içine kapanıyor.

Bir ara yogaya başlamıştı ne güzel. Onu da bırakmış. Terapiste de aynı şeyi yapmıştı. Başının çaresine bakabileceğini düşünüyor ama yalnızlığı onu yutacak böyle giderse. Kendi bilir. Hepimize sırtını dönüyor. Çocukluk arkadaşıyız biz.
Hoş çocukken de bir tuhaftı anacığım. Oyunlara katılmaz, dondurma yemez, bisiklete binmez. Akıllı kızdı ama…  Çıkar inşallah girdiği karanlık çukurdan. Hepimiz çukurdayız ama kimimiz yıldızlara bakıyor demiş ya bir yazar. Biz yıldızlara bakalım arkadaşlar. Çukura nasıl olsa gireceğiz. Üstelik zamanı da sürpriz…
Aman bu kızı konuşmak bile iyi gelmiyor. Boş verin hadi içelim. Kırmızı şarabın iyileştirmediği dert görmedim ben.”
 O gece uykuya daldığımda –ki bu sık olmaz- geçen seferkine benzer bir rüyanın içine düştüm.

 “Rüyamda yine aynı sokaktayım, Yıldız’ın evine gidiyorum. Yine o tuhaf his. Tek katlı evin kapısını çalıyorum. Kapı açılmıyor. Onun evde olduğunu görüyorum , perde ardına kadar açık, daktilosunun başına oturmuş yazıyor. İçeride bir soba var, üstünde de semaver. Tahta döşemeler yer yer eskimiş. Çizikler görünüyor, biri özellikle çizmiş gibi duruyor.
Yıldız, daktilonun tuşlarına basarken kendinden geçmiş gibi. Belki de bu yüzden kapıyı duymuyor. Transa girmiş hali, bana bedeninden uzakta olduğunu düşündürüyor.”

İç sesim konuşmaya başlıyor. İnsan bedeninin dışına çıkar mı? İlahi Ceylan. Sınırlar çekilmiş, gözün görüyor, kulağın duyuyor, gerisi uydurma. İlahi Ceylan.
Yıldız’ın gözü açık ama beni görmüyor.  Yıldız’ın kulakları duyuyor da;  çalan kapıyı duymuyor.

Devam Edecek 

Nazlı Akın 

27 Ocak 2019 Pazar

Kim Bu Yıldız?


İkinci Bölüm 


İşte bu rüya günlerdir kafama takılıyor.

Kim bu Yıldız? Neden bana ikizim kadar benziyor. Onu rüyamda görünce oluşan sevgi dalgasının anlamı ne? Beni fark etmesini istiyorum.

Gençliğim boyunca iyi bir yazar olmayı diledim. Hayal kurmakla yetindim, kâğıdı kalemi elime almadan… Babamdan kalan yüklü miktarda para ve üç lokantanın sunduğu konfor dikkatimi başka yönlere çevirdi.
Lokantalardan ikisiyle erkek kardeşim Ozan ilgileniyor. Avrupa yakasındakiler onun kontrolünde.  Anadolu yakasındaki lokanta, benim  için büyük övgü kaynağı. Tepeden tırnağa yenilediğim imajı, menüsü, mimarisiyle babamın ölümünden on yıl sonra şöhretini ikiye katladı.
Maddi anlamda kazandığım başarıyla iç huzuru yakalayamayınca, çocukluğumdan beri düşkün olduğum kitaplarla avunmaya çalıştım. Ruhumda kapanmayan bir boşluk var, her şeyi yutan bir boşluk. Öyle mutsuzum ki yogaya başladım. Yoga zihnimi biraz yatıştırdı ama boşluk kapanmadı. Ne çıktığım yolculuklar, ne gittiğim terapistler işe yaradı.
Aynadan uzaklaştım,  cep telefonuma gelen mesajlara baktım. Hiçbiri önemli değildi, cevaplamansa da olurdu… Yine insanlardan uzaklaştığımı hissettim. Eskiden, başarılarımla övündüğüm yıllarda, bu davetlerde boy göstermeye bayılırdım. Giderek içi boşalan bir balon gibi, ilgim de hevesim de sönüp gitti.
Bu davete katılmasam ne olur? Neler yaşanacağını ezbere biliyorum.
Neden gidiyorum ki?

Söylesene neden gidiyoruz bu partiye? Sana soruyorum, kendini bir yerlerde göstermeye amma da meraklısın.

Sevgili kendimin, sürekli sözünü dinlediğim ebeveyn parçası.

Hepsi eski arkadaşlarım biliyorum. Beraber büyüdük ama artık büyüdük değil mi? Onlar büyümekle kalmadı, evlendi, çocuk yaptı. İstanbul’un en itibarlı semtlerinde evleri oldu. Oldu da ne oldu? Hangisi eşya peşinde koşmuyor? Soruyu değiştiriyorum; hangisi kalbinin sesine kulak veriyor? Hala şansım var. Neden izin vermiyorsun bana? Bu kokuşmuş ilişkilerin midemi bulandırdığını görmüyor musun? Böyle devam edemeyeceğim. Yoruldum. Başka biri olmayı istemekten yoruldum.

Düşüncelerimi bölen telefon sesiyle sıçradım. Arayan ağabeyim Ozan’dı, açmadım. Son zamanlarda lokantaya uğramıyorum. İşleri, eski arkadaşım Suzan’a emanet ettim. Bazı insanlar hayatı sorgulamadan, önüne ne konsa yiyerek, şikâyet etmeden yaşamayı beceriyor. Suzan öyle biri…

“Sen kafanı boşalt, dinlen biraz” dedi. “Ben ne güne duruyorum? Maaşım dolgun, mekânı seviyorum, daha ne olsun?”

Evde geçirdiğim zamanlar fark edilir derecede çoğaldı. Hakkımda bazı dedikodular çıkmaya başladı. Gerçeğin yanından bile geçmeyen, insanların duymaya bayıldığı şeyler. Kimi büyük bir aşk yaşadığımı söylüyor, kimi hastalandığımı.

Üstümdekileri çıkarırken gözüm topuklu ayakkabılarıma kaydı. Bundan sonra sadece spor ayakkabı giymeye karar verdim. Artık davetlerde boy göstermeyeceğim. Kafamın içindeki savaştan yorgun düştüm. Daha fazla içime çekilmek istiyorum. Zamanı küstürdüğümü hissediyorum. İnsanın elinden tutacak düşleri olmalı.

Devam Edecek


Nazlı Akın 

26 Ocak 2019 Cumartesi

İçeri Bakan Kim?


Birinci Bölüm


Ceylan Kırdemir

Risk almak isteyen kadını yiyen “konfor düşkünü”, günlerimi sıradanlığa boğarken, kolay bir av olduğumu düşündüm. Diğerlerine benzeyeyim diye bana emirler veren tarafım,  ruhumu avlayıp duruyordu.  Nihayetinde insan insana benzerdi ama ben kimseye benzemek istemiyordum. Elimden gelse, yapabilsem, başka biri olurdum. Bambaşka biri olmak için duyduğum özlem kalbimi yakıyordu. Yatak odamda aynaya bakarken, dış görünüşümle tezatlık oluşturan kalbime de bakabilsem neler görebileceğimi düşündüm.

Durmaksızın acı çekiyordum. Mavi gözlerime demir atmış hüzün, karamel rengi kıvırcık saçlarımdan elmacık kemiklerime vurarak dalgalanıyordu. İnce bedenim, kısa süreli bir fırtınada yıkılacak zarif bir ağaca benziyordu. Parlak gri elbisem, yüzümü ışığa boğan beyaz göz makyajı, sivri topuklu ayakkabılarım, sıkı topuzum, saçıma kondurduğum gümüş rengi gül kusursuzdu.

Yine o samimiyetsiz davetlerden biri diye düşündüm. Neden gidiyorum ki?
 Sıkıcıyız, paramız var ama yeteneklerimizi çocukluğumuzun bir yerinde gömmüş, üstünü örtmüşüz. Kimsenin en büyük düşünü hatırladığını sanmıyorum. Naif hayallerimiz paradan aldığımız güçle paramparça olmuş. Giyinip, süslenip kırıtarak, babama ait başarılarla övünerek nereye varmak istiyorum? Aynada gördüğüm kadın, hayatıma benziyor. Gerçeğimle ilgisi yok. Süslü bir paketin içinden ne çıkacağını kim bilir? Uyuşmuş, dondurulmuş duygular, sönmüş arzular. Yılmışlık.
Birçok insan, “her şeyi var”, diye düşünüyor. Her şeyi var. Daha ne istiyor? Bir şey istediğim yok. Başaramadığım huzurlu olmak. Geçmişini kabullenemeyen geleceğiyle barışamaz. Geçmişimi, yutup sindirmeliyim.

Her zaman mutlu olmak gibi ıskalayacak bir hedefim yok. Aklımı güzelliğimle bozmuş da değilim. Kırk yaşındayım, yaşıtlarım gibi yaşlanmanın önüne geçmek için doğal olmayan yollara başvurmuyorum. Yüzü, beş yaş genç göründüğü için zafer çığlıkları atan kadınlar var çevremde. Benimse her zaman daha ciddi sorunlarım oldu. Ergenler gibi aşk dilenecek değilim.

Neden âşık olamıyorum, neden diğer yarım gelip beni bulmadı bunca zaman? Cevap basit. Ben içime doğru yaşıyorum. Erkeklerin çoğu içinde olup bitenleri farkında değil. Günün birinde karşıma öyle biri çıkarsa işler değişebilir. Bankadaki paramın beni güçlü kıldığını düşünüyorlar. Benim de kadınca isteklerim var. Gerçekleşmesi için bütün servetimi feda eder, eski, sobalı bir evde yaşamaya razı olurdum.

Sobalı ev dedim de aklıma geldi. O rüya neydi öyle? Aklımdan hiç çıkmıyor.

Rüyamda üstüm başım kir içinde. Ayağımda tuhaf bir spor ayakkabı var. Rengi solmuş, bağcıkları beyaz, hafif yüksek tabanıyla çok rahat yürüdüğümü hissediyorum. Allah Allah diyorum, genelde topuklu giyerim, nereden çıktı bunlar? Yine de halimden memnunum… Üstümde eski tüylenmiş bir hırka var. Pembe, sarı, mor karışımı bir iplikten örülmüş. Annem örmüş. Annem mi örmüş? Olacak şey değil annem bana yemek bile pişirmezdi. Yırtık eski bir kotun üstüne, beyaz renk solmuş bir tişört giymişim. İstanbul’un bilmediğim bir semtindeyim. “Burada ne işim var diye?” düşünüyorum.

Bir anda hatırlıyorum, Yıldız’ı arıyorum.

Yıldız, bu evlerden birinde yaşıyormuş. Onu ararken bir kadının çamaşır astığını, küçük bir kız çocuğunun eteğini çekiştirdiğini görüyorum. Çocuk, parmağıyla, küçük, tek katlı bir evi işaret ediyor. Dış cephesinin rengi solgun. Kapısı sağlam görünmüyor, bir tekmeyle yere düşecek gibi. Eskimiş tahtadan bir kapı bu. Turuncu tutacağı tuhaf biçimde canlı görünüyor, itiyorum, kapı açılmıyor.  Onu tutan bir güç var. İçeri giremiyorum.

 Evin önündeki büyük verandada, ipe asılmış çamaşırlar var. Çoraplardan ve atletlerden, bazılarının  yaşlı bir kadına ait olduğu sonucunu çıkarıyorum. Yıldız’ın birkaç kıyafetinde sökükler var. Neden dikmemiş acaba?

Rüzgârla uçuşan kirli perde, dışarıya doğru bir hareketle duvara yapışınca, masaya oturmuş yazı yazan Yıldız’ı  fark ediyorum. İçeri bakarken dikkatli olmaya çalışıyorum.

Neden?
Yıldız beni görse ne olur ki?
Yüzüne yakından bakmak istiyorum.

Yorulan kollarını yukarı doğru kaldırıyor, geriniyor. Bilgisayarının yanında duran sigarasına uzanıp bir tane alıyor, çakmağı bulamayınca sinirleniyor. İçeri gidip kibrit alıyor. Sigarasını yakmış,  pencereye yaklaşırken, “Yıldız artık beni görmeli ” diyorum.

Göz göze geliyoruz. Kendime bakar gibi oluyorum.  İyi de o bensem, içeri bakan kim?

Devam edecek.

Nazlı Akın