Bu Blogda Ara

30 Ocak 2019 Çarşamba

İlgisiz Bir Anne


Üçüncü Bölüm 

Ozan’ı aradım, uzun bir yolculuğa çıkmak istediğimi, işleri bir süreliğine idare edip edemeyeceğini sordum. Ozan tam bir iş kolik, babamın bize bıraktığı oyuncaklarla oynamaktan usanmıyor. Bana yine o ilgilenmediği soruyu sordu.
“Sen iyi misin?”
“İyiyim Ozan.”
“Depresyona girdin sandım.”
“Sadece tatile ihtiyacım var.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Nereye gideceksin?”
“Daha karar vermedim, netleşince ararım.”
 “Tamam. Mine’nin selamı var.”
Ozan yıllardır çok eşli hayat sürmesine rağmen,  Mine’nin onu neden boşamadığını anlamıyorum. Ozan bir bağımlı, kendini ne zaman kötü hissetse tek gecelik ilişkiler yaşar.

“İlgisiz bir annenin lanetine uğramış iki kardeşiz” demişti bana içini döktüğü nadir günlerden birinde. Ozan, yakışıklı suratıyla hep kadınların ilgi odağı oldu. Mine, çocukluk arkadaşımız. Babamın en yakın arkadaşı Ahmet Amcanın biricik kızı.
Akıl sağlığı oynak bencil bir anne, aklını işle bozmuş bir baba. Oyuncaklar ve elbiselerle dolu bir oda, sürekli peşimizde dolaşan bakıcılar. Yeri asla doldurulamayacak anne şefkati. O günleri hatırladıkça, içimdeki küçük kızın nasıl yaralandığını fark ediyorum. Annem onun çocuğu olmadığımı düşündüren bir bakışla süzerdi beni. Giyinir, süslenir, bakıcılara talimatlar yağdırır, sorumluluklarını başkalarının üstüne yıkar, ne istiyorsa onu yapardı. Babamla arasında sevgi bağı yoktu. Birbirlerine şefkat beslemiyorlardı.
“Şefkat” demişti bir yoga eğitmenim, kendinizi de içermelidir.

Kendine şefkat duyabilen kaç kişi vardır ki?

 Neden doğurdu annem bizi? Madem sevmeyecekti, ilgilenmeyecekti neden doğurdu? Her şeyin en pahalısını satın alır, insanların bizi nasıl kıskandığını anlatırdı. Güya herkes ona gıpta ediyordu. Güzelliğine, oturduğu eve, bindiği arabaya, giydiği kıyafetlere kıskanarak bakarlardı sözde…

Babamın eve geç gelmesine, ailece sofraya oturamayışımıza içerlerdim. Bize kim neden imrensin derdim çocuk aklımla. Annem çoğunlukla odasında olurdu. Arkadaşlarını bencil davranışlarıyla kendinden uzaklaştırmış, yalnız kalmıştı. En yakın arkadaşının babamı ayartmaya çalıştığını ima etmiş,  kadını hiç yapmadığı şeylerle suçlamıştı. Nedense arkadaşları ona ait olana göz dikmişti. Zamanla etrafında kimse kalmadı.

Çocukluğum boyunca babamdan annemin beni ne kadar çok istediğini, bir kız çocuğu olsun diye dua ettiğini, adaklar adadığını dinledim. Sonunda ben gelmiştim, annem sevinçten deliye dönmüştü. Annem kafa sallamakla yetinirdi. Bazen babamın bu hikâyeyi sırf bana acıdığı için anlattığını düşünürdüm. Hayatım boyunca istenmeyen bir çocuk olduğumu düşündüm. Annem benimle neredeyse hiç ilgilenmedi. Evde çalışan kadınlar bile aralarında bunu konuşurdu, işin kötüsü duyardım. Sanırım yedi yaşındaydım, mutfaktan sorumlu Şadiye Teyze yemek pişirirken bakıcım Hüsniye Teyze’ye, “olmaz olsun böyle anne” demişti.

Annem kendine ait, tuhaf bir dünyada yaşıyordu. En sevdiği iş televizyon izlemekti. Alışveriş yapsın, giyinsin, süslensin, televizyon izlesin. Evde makyajsız dolaştığını hiç görmedim. Ölmeden önce odasında kendi kendine konuşmaya başladığını fark etmiştik Ozan’la. Annem her zaman kafasının içinde yaşardı, sonunda bu durum içinden çıkamayacağı bir hale girdi. Düş ve gerçek birbirine karışmaya başladı. Hiç kapatmadığı televizyonun da bu durumu beslediğini düşünüyorum. Oradaki hayatlar kendi hayatı olmaya başlamıştı. Bir gün yatağında televizyon izlerken öldü. Öylece, acı çekmeden. En sevdiği diziye bakarken kalp krizi geçirdi.

Anneme benzemekten daima korktum. Televizyon izlemem, kitap okur, klasik müzik dinlerim. Yine de çoğu zaman zihnim cehennemi andırıyor. Mesela şimdi Beykoz’daki lüks konakta hakkımda neler konuşulduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kapadım, onları işitebiliyorum…

 “Ceylan işin başında pek durmuyormuş. Geçenlerde karşılaşmışlar Duygu’yla.  Hiç iyi görünmüyor dedi. Üstü başı dağınıkmış. Daha ilginci de var, sigaraya başlamış Ceylan. Yıllardır sigara içilen yerde durmaz, hep söylenir. Kokusuna bile katlanamaz. Nasıl oldu anlamadım.

Bir derdi var ya dur bakalım. İzin vermiyor ki yardım eli uzatalım. Kendi dünyasında yaşıyor. Annesi de böyleymiş biliyorsunuz. Akıl sağlığı yerinde değilmiş. Bu yaşa geldi evlenmedi. Sevgilisi de yok. Rahmetlinin lokantalarını iyi idare etti ama kendisi için hiçbir şey yapmadı. Giderek içine kapanıyor.

Bir ara yogaya başlamıştı ne güzel. Onu da bırakmış. Terapiste de aynı şeyi yapmıştı. Başının çaresine bakabileceğini düşünüyor ama yalnızlığı onu yutacak böyle giderse. Kendi bilir. Hepimize sırtını dönüyor. Çocukluk arkadaşıyız biz.
Hoş çocukken de bir tuhaftı anacığım. Oyunlara katılmaz, dondurma yemez, bisiklete binmez. Akıllı kızdı ama…  Çıkar inşallah girdiği karanlık çukurdan. Hepimiz çukurdayız ama kimimiz yıldızlara bakıyor demiş ya bir yazar. Biz yıldızlara bakalım arkadaşlar. Çukura nasıl olsa gireceğiz. Üstelik zamanı da sürpriz…
Aman bu kızı konuşmak bile iyi gelmiyor. Boş verin hadi içelim. Kırmızı şarabın iyileştirmediği dert görmedim ben.”
 O gece uykuya daldığımda –ki bu sık olmaz- geçen seferkine benzer bir rüyanın içine düştüm.

 “Rüyamda yine aynı sokaktayım, Yıldız’ın evine gidiyorum. Yine o tuhaf his. Tek katlı evin kapısını çalıyorum. Kapı açılmıyor. Onun evde olduğunu görüyorum , perde ardına kadar açık, daktilosunun başına oturmuş yazıyor. İçeride bir soba var, üstünde de semaver. Tahta döşemeler yer yer eskimiş. Çizikler görünüyor, biri özellikle çizmiş gibi duruyor.
Yıldız, daktilonun tuşlarına basarken kendinden geçmiş gibi. Belki de bu yüzden kapıyı duymuyor. Transa girmiş hali, bana bedeninden uzakta olduğunu düşündürüyor.”

İç sesim konuşmaya başlıyor. İnsan bedeninin dışına çıkar mı? İlahi Ceylan. Sınırlar çekilmiş, gözün görüyor, kulağın duyuyor, gerisi uydurma. İlahi Ceylan.
Yıldız’ın gözü açık ama beni görmüyor.  Yıldız’ın kulakları duyuyor da;  çalan kapıyı duymuyor.

Devam Edecek 

Nazlı Akın