Bu Blogda Ara

6 Şubat 2019 Çarşamba

Anlaşılmak İstiyorum


Altıncı Bölüm 

“Etrafına iyi bak Ceylan. Burası gerçekte var olmayan bir yer. Senden önce iki kişiyle buluştum burada. Onların hayatı da roman oldu. Hikâyeleri bittiğinde işimiz de bitmişti. Sürekli burada olmak ister miydin? Boşluklar ruhlarımızı yutabilir. Beni neden merak ediyorsun ki? Hem gerçek hayatta karşılaşmamızın bazı riskleri olabilir. Yakınlaşmalar tehlikelidir. Önce seversin, bir de bakmışsın nefret ediyorsun. Birbirini sevdiğini söyleyen insanlara baksana… Çıkarcılıkta ustalaşmış, kibirden gözünün önünü görmeyen milyonların, tuhaf bir sevgi anlayışı var.

Sana söylediklerimi büyük ihtimalle uyanınca hatırlamayacaksın. Rüyaların tamamını hatırlayamayız. Rüyalar uçucudur ama bir his bırakır. O his ne kadar yıkasan çıkmayan kalıcı parfümlere benzer. Rüyanın özü de diyebilirsin, tortusu da. Nasıl kullandığına bağlı…  İnsanlar rüyalarını kullanmayı bilmez. Ehliyeti olan çok az sayıda insan vardır. Ben de onlardan biriyim. Rüyalarımı işliyorum. Hammadde gibi düşün onları.

Acı, hikâyenin pahalı kumaşıdır.

Rüya terzisi, modelin acılarına erişmeden istediği kıyafeti dikemez. Bana yer açmalısın Ceylan. Gündüzleri dinlen, geceleri ruhunda gezinmem için bana izin vermelisin. Tabi hikâyenin yazılması senin için gerçekten önemliyse. Neden hikâyeni paylaşmak istiyorsun?”

“Anlaşılmak istiyorum.”

Anlaşılmak onun için hayati önem taşımasaydı, sunduğum koşulları kabul eder miydi? Benimle gerçekten görüşmeyi çok istediğini hissettim.

Uyandığında fazla bir şey hatırlayacağını sanmıyorum. Rüyadaki sözcükler, uyandıktan sonra, çürümeye, bozulmaya mahkûm ölü bedenler gibi…

Hatice Teyze’nin ölümü yaklaşıyor. Pek de güzel olmayan yüzünde dünyadan göçüp gitmek üzere olan birinin solgun renkleri var. Sahi onun nasıl göründüğünü anlatmadım. Çirkinlerin kaderi böyledir , kimse onların yüzüne gözüne iltifat düzmez. 

Hatice Teyze esmer, kara kuru bir kadındı. Boyu dikkat çekecek kadar kısaydı. Yüzünün sol tarafında kocaman, neredeyse siyahlaşmış bir ben vardı. Işıksız kahverengi küçük gözleri, bulaşık yıkamaktan buruşmuş elleriyle masaldan fırlamış büyücülere benziyordu. Saçları öyle seyrekti ki, kafa derisinin tuhaf beyazlığı görünürdü. Hem ürkütücü hem çok gerçekti. Çocukluğum boyunca bulaşık yıkarken söylediği şarkıları dinledim. Hayatta en sevdiği iş itinalı bir şekilde bulaşık yıkamaktı. Bulaşık Makinesi sadece kalabalık misafir geldiğinde kullanılan, dışlanmış bir beyaz eşyaydı onun için.

Babaannemle beraber mantı yaparken de, sobanın üstünde kestane közlerken de hep aynı duyguyla çalışıyordu. Yaptığı işi severek yapardı. Babaannem koca bir top şeklindeki hamuru merdaneyle inceltirken, mantının harcını önüme koyar, “öğren bakalım” derdi. 

“Öğren de büyüyünce kocana mantı yap."

“Ben evlenmeyeceğim ki.”
“Niyeymiş o yavrum?”

Babaannem çok üzülürdü böyle dediğimde.
“Çocuk doğurmayacağım da ondan.”

“Az daha büyüsün fikri değişir, merak etme.”

Fikrim değişmedi.

Devam Edecek 

Nazlı Akın